Kızıl Kraliçe

Tarot Illuminati 003Bu sefer gene bir kitap incelemesi yapmak istedim. Aslında bu hem bir kitap, hem hipotez, hem evrim, hemde bir nevi cinsellik incelemesi olacak. Konumuz evrim sürecine yeni bir açıklama getiren Kızıl Kraliçe hipotezi !

Evrim nedir aşağı yukarı hepimiz biliyoruzdur. Genede yanlış anlayanlar için kilit bir noktayı özet geçeyim: Hayır, maymundan gelmedik, ama insan türü pirimat ailesi içinde olduğundan, maymun türü ile soy ağaçlarımız çok uzak bir geçmişte kesişiyordu, elbette. Evrim demek, organizmaların nesiller boyu süren değişim süreci demektir. Ama bu değişim süreci çok çok uzun sürdüğünden ilk bakışta kolayca fark edilemez. Sadece fosil buluntularından ve yahut, gelişen teknoloji sayesinden DNA araştırmaları sayesinde bir değişim süreci içerisinde olduğumuzu anlayabiliriz. Klasik teoriye göre evrim, bir tür “doğal seçim” doğrultusunda çalışmaktadır. Yani çevre koşullarına en iyi uyum sağlayabilenler bir sonraki nesle genlerini aktarma fırsatını yakalar. Doğal seçilimde, çevreye en iyi uyan canlılar hayatta kaldığı için, sanki evrim bir tür seviye atlama rampası olarak zannedilmesi kaçınılmazdır. Sanki mutlaka sonraki neslin bir öncekinden daha iyi yada “çevreye uyumlu” olunca, evrim işlermiş gibi bir yanılgı vardı. Fakat doğadaki binlerce türü incelediğimizde aslında evrim’in mutlaka “doğal seçilim” makenizmasına uymadığı açıkça görülüyor. Bunun en apaçık örnekleri Tavuzkuşları. Evet, erkek tavuzkuşları belki kuş camiası içinde en sülü püslü kuş ödülünü kazanabilir, ama çevreye uyum söz konusu olduğunda, evrim sürecinde neden böyle hantal ve kamuflaj yoksunu bir süs olayı geliştirdiği anlayamıyoruz; Halbuki doğal seçilimin mantığında, canlılar daha “pratik” bir beden şekline doğru evrilmesi gerekirdi. Fakat devreye akla yakın başka açıklamalar, yani hipotezler girince neler döndüğünü daha iyi anlamaya başlıyoruz. Bu durumu açıklayan hipotez ise, “cinsel seçilim” fikrini de içeren Kızıl Kraliçe teorisidir !

Kızıl Kraliçe teorisine göre, canlılar sadece çevreye uyum ve üreme avantajı sağlamak için evrim geçirmezler, ayrıca rakip bir canlıya karşı hayatta kalabilmek için de evrim geçirebilirler. Hatta rakip canlıya karşı yapılan evrim daha baskındır. Bu hipotez Leigh Van Valen tarafından türlerin tükenişi yasasını açıklamak için ortaya atılmıştır. Valen’nin işaret ettiğine göre türlerin nesilleri sadece çevre koşullarına uyum sağlayamadıkları için tükenmemekte, ayrıca türler arası ilişki sırasında aynı anda karşılıklı hamleler eşliğinde evrim geçiren türlerden yenik düşen, yani evrim’in koşu bandında yavaş kalan türün nesli tükenebilmektedir. Bu durum Alice Harikalar diyarından bir metaforla hem adlandırılır hem süslenir; Hikayedeki Kızıl Kraliçe, Alice’e yaşadıkları yerin doğasını açıklamak için der ki ;

” Bak gördün mü ?, Ne kadar çok koşarsan koş, gene hep aynı yerdesin ! “

Bu metafora göre, aslında evrim bir ilerleme değil, sadece konumumuzu korumak için gösterilen bir gayretten ibaret. Zira türlerin nesillerini sürdürmesi için en iyi uyumu göstermesi yeterli gelmiyor, ayrıca en “hızlı” uyumu da göstermesi gerekmektedir. Yani evrim aslında bir tür koşu bandında yapılan türler arası bir yarış. Koşu bandı üzerinde ne kadar koşarsak koşalım, gene hep aynı yerde kalırız. Ama koşmayı bırakırsak, bantdan düşer (modamız geçer), yani neslimiz tükenir.

Kızıl Kraliçe hipotezi, av-avcı yada parazitsel ilişki içindeki canlıların senkronize evrim sürecini çok akla yakın bir şekilde açıklamaktadır. Mesela antilop hayatta kalmak için, çitadan daha hızlı koşmak zorundadır ve bu doğrultuda evrilir. Çita ise, karnını doyurmak için, avından yani antiloptan daha hızlı koşmalıdır; ve sonucunda bu doğrultuda evrilir. Kısacası Antilop ve Çita arasındaki av-avcı ilişkisi yüzünden ikisinin koşu yetenekleri en hızlı olmaya doğru evrilmiş ve hatta evrilmeye devam etmektedir. Eğer içlerinden birisi evrilmekte diğerinden daha yavaş kalırsa o kaybeden olacaktır. Bu örnekteki evrim, tamamen rakip canlı türüne göre olmaktadır. Örneğin çita olmasaydı, antilop hızlı koşmak gibi bir evrim geçirmeyecekti.

Kızıl Kraliçe hipotezi  ayrıca cinselliğin evrimi hakkında da mantıklı bir açıklama getirmektedir. Hiç düşündünüz mü ? Bazı canlılar eşeyli ürerken bazıları eşeysiz üremektedir. Hatta bazı canlılar  çift cinsiyetli iken (neredeyse tüm bitkiler ve bazı hayvanlar), bazıları tek cinsiyetlidir. Üstelik doğa, nedense, cinsiyet seçimini canlının kendisine bırakmak yerine, tamamen şansa bırakır ! Peki ama neden böyle olmuştur. Zira biyolog ve evrim bilimcilerine göre eşeysiz üreme, eşeyli üremeden çok daha pratiktir. Mesela, eşeysiz üremeyle çocuk direk ebeveynin birebir kopyası olur, üstelik eşeysiz ürüyen canlı, partner arama ve rekabet gibi stresslere de girmek zorunda kalmaz. Ama eşeyli üremede hem üreme öncesi uygun partner bulma ve rekabetten dolayı aşırı stress ve zaman kaybı yaşanır, hemde anne ve babanın genleri karışarak bambaşka kombinasyonda bir çocuk ürün ortaya çıkar. Halbuki organizmaların amacı DNA kodlarını bir sonraki nesle aynen ve eksiksiz aktararak ölümsüz olmak değil miydi ?

Peki ama evrim neden eşeyli üreme gibi hantal bir üreme makenizması ortaya çıkarabilmiş ve tüm bu hattallığına rağmen bu mekanizma öyle yada böyle gayet işe yaramış (aksi taktirde çoktan neslimiz tükenirdi) ? Cevap; eşeyli üremenin, yada cinselliğin evrilmesinin nedeni canlı türünün parazitsel (bakteri yada virütik) canlılara olan karşı atağıdır !

Temin denildiği gibi, eşeysiz üremede çocuk birebir ebeveynin kopyası olur. Bu da demektir ki, genetik çeşitlilik (nadir mutasyonlar dışında) eşeysiz üremede pek olası değildir. Bu durumda eşeysiz ürüyen türe, saldırı için gerekli genetik anahtara sahip bir parazit saldırırsa, tüm tür komple yok olabilir. Zira herbiri birbirini kopyasıdır ve biri bir yerden bir hastalık kaparsa, bu diğerlerine de kolayca bulaşır. Amma, eşeyli üremede çocuklar anne ve babanın genetik kombinasyonu sonucu ortaya çıkmakta ve bu durum genetik çeşitliliği büyük oranda arttırmakla kalmamakta ayrıca mutasyon olasılığını da arttırmaktadır, zira mutasyonun kendiside bir tür genetik çeşitliliktir. Yani eşeyli ürüyen türlerde genetik çeşitlilik daha boldur ve türe bir parazit (hastalık) saldırırsa, türün içindeki bazı bireylerin bu parazite bağışıklı olma olasılığı, genetik çeşitlilik nedeniyle, artacaktır. Kısacası eşeyli ürüyen türler parazitlere karşı daha dayanıklıdır, ve yahut başka bir deyişle, parazitlere dayanıklılık sağlamak için eşeyli üreme makenizması evrilmiş, ve bunun bedeli ise hantal ve stressli bir üreme süreci olmuştur.

Peki o zaman diğer sorulara gelelim ! Madem eşeyli üremenin böyle akla yakın bir mantığı var, o zaman neden tek cinsiyetliyiz; yani ya dişi yada erkeğiz. Zira gene doğaya baktığımızda, üreme verimliliği açısından, çift cinsiyetli olmak tek cinsiyetli olmaktan daha avantajlı. Diğer soru ise, madem illa tek cinsiyette (dişi yada erkek) olmamız gerek, neden cinsiyetimizi kendimiz, yada ebeveynimiz belirlemiyor ? neden hangi cinsiyette olacağımız (son onyıllarda gelişebilen teknolojik yapay dölleme yöntemleri hariç) tamamen şansa kalıyor ?

Tüm bu soruların cevabını tek bir kelime ile özetlemek mümkün; Mitokondri !!!

Elbette mitokondriyi bilen bilir (Lise biyoloji derslerini hatırlayın) ama bilmeyenler için ve neden bu soruların cevabı olacağını anlatayım;

Nasıl bizim organlarımız varsa, hücrelerinde organelleri vardır. Mitokondri, hücreye enerji sağlayan bir hücre organelidir, ve köken olarak aslında bağımsız bir bakteriydi; zira mitokondrinin kendine ait bir DNA ve RNA zinciri vardır. Mitokondri, evrim sürecimizin çok erken bir aşamasında bir şekilde bedenimize giriyor ve türümüzle bir tür simbiyotik ilişki yaşamaya başlıyor. Yani o bizim hücrelerimiz için enerji üretirken, bizde ona hücrelerimiz içinde güvenli ve huzurlu bir yuva sağlıyoruz. Fakat bu güvenli ve huzurlu simbiyotik ilişki üreme süreci sırasında sallanmaya başlıyor. Neden mi ? Zira üreme sürecinde canlı sadece kendi DNA kodunu aktarma işi ile ilgilenmekte amma ve lakin kendine ait bir DNA kodu olan mitokondri umarsanmamakta, ve bu nedenle mitokondri kendi DNA kodunun ilerki nesillere aktarabilmek için “karşı bir atak” yapma girişiminde bulunmaktadır…. Nasıl mı ? Olay şöyle gelişmekte; Bildiğiniz gibi basit bir döllenme anneden bir yumurta ve babadan bir spermle olur. Sperm ve yumurta sonuçta bir hücre oldukları için içlerinde kendilerine enerji sağlayacak olan mitokondride lazımdır. Zira mitokondri özellikle spermme çok lazımdır, çünkü o “koca başın” yumurtaya kadar yüzebilmesi için mitokondrinin sağladığı enerjiye gereksinimi olur. Amma durum, sperm yumurtanın içine girme aşamasında rengini belli eder. Zira sperm yumurtaya girerken, kendine hareket sağlayan (yani mitokondri dolu olan) kuyruğunu yumurtanın dışında bırakır. Yani yumurtaya giren sadece erkek canlının DNA kodudur, ve babadan gelen mitokondri yumurtaya giremez ve dolayısıyla DNA’sı sonraki nesillere aktarılamaz. Ama tam tersine annenin yumurtasındaki mitokondri DNA’sı  gayet rahat bir şekilde sonraki nesle aktarılır.

Uzun lafın kısası, döllenme sırasında, sadece annenin mitakondrisi sonraki nesille geçerken, babadan gelen ve asıl yorucu işi yapan (yani spermin yüzerek yumurtaya ulaştıran) mitokondri DNA’sı atıl duruma düşer, sonra ki nesillere aktarılmaz. Yani mitakondri, açısından dişi cinsiyette olmak erkek cinsiyette olmaktan çok çok daha avantajlıdır. O nedenle mitakondri, kendi neslinin sürdürebilmek açısından, bebeğin cinsiyeti belirleyebilecek bir tür “enzim” tetikler. .. Düşünsenize, yumurta hücresindeki bir Mitakondrisiniz ve bu üremede bir sonraki nesle geçebilseniz bile, eğer Zigot (yumurta+sperm) erkek olursa, devamlılığınızı sürdüremeyeceksiniz. O nedenle zigot’un dişi olarak döllenmesi işinize daha çok gelecektir. Ama mitokondrinin bu atağı kendi için iyi gibi görünsede ev sahibi canlının neslini yok edebilecek bir hamledir. Zira eşeyli ürüyen bir türde sadece tek bir cinsiyete yığılma olup, keza erkekler yok olursa, bu mutlak bir yok oluş demektir … Ama elbette ev sahibi canlı buna karşı bir atak geliştirir ve cinsiyet belirleme işini tamamen şansa kalacak şekilde olan bir makenizma geliştirir (daha çok ayrıntı için Bkz. Matt Ridley‘in Kızıl Kraliçe kitabındaki 4. Bölüm; Genetik İsyan ve Cinsiyet). Sonuç olarak doğa gene doğrusunu öngörür; cinsiyet belirleme gücü ister mitokondri ister ev sahibi canlıda olsun, sonuçta bu seçim dengesizce bir cinsiyet türüne doğru kayacaktır. Yani bir tür, kendi bencilce çıkarları doğrultusunda, işine gelen cinsiyete yığılacak, ve sonuçta, cinsiyet popülasyonu dengesiz olacak ve bu türü komple yok oluşa götürebilecektir. Kısacası doğa denge sağlamak açısından, işi şansa bırakmış ve gerçekten de denge sağlanmış. Cinsiyet dağılımı (savaş… vb özel durumlar hariç) aşağı yukarı yarı yarıyadır, ve böyle olması, gene genetik çeşitlilik bakımında yerindedir.

Çift cinsiyetli olmamamızın ve tek bir cinyette (Dişi yada erkek) kalmamızın nedeni de gene buna paralel bir sebepledir. Mesela çift cinsiyetlik durumu çoğunlukla bitkilerde görülür. Yani bir bitkinin hem eril ve dişil üreme organı vardır, ve dolayısıyla kendi kendine dahi ürüyebilir. Çift cinsiyetli olmak aslında bir bakıma duruma göre eşeyli yada eşeysiz üreme yapabilme olanağı sağlamaktadır. Ama araştırma ve gözlemlere göre, üreme sürecinde dişi taraf erkek tarafından daha baskın ve DNA kodunu sonraki nesillere aktarma açısından daha avantajlı olduğu görülmüştür. Bilim adamlarına göre bunu sebebi, aslında canlıların köken olarak “dişi” olmasıdır. Yani “default” olarak dişiyizdir ama sonradan erkek türü ortaya çıkmıştır. Yada başka bir değişle, aslında “erkek”, evrim sürecinden eşeyli üremenin avantajlarını sağlamak için mutasyon geçirmiş dişiden başka bir şey değildir.

Ya işte böyle ! …. Kısacası Kızıl Kraliçe hipotezine göre, geçirmiş olduğumuz tüm bu değişimler; tek hücreden çok hücreliye veya eşeysizden eşeyli …vb … aslında rakip yada parazitzel canlılara karşı gösterilen tepkinin bir ürünü. Elbette klasik çevreye uyum konsepti de evrim makenizmasına etki etmekte ama Kızıl Kraliçe, veya başka bir değişle türlerin “evrim” yarışı daha baskın olmaktadır. Yukarda tüm bu anlatılanlar, Matt Ridley‘in Kızıl Kraliçe; Cinsellik ve İnsan Doğasının Evrimi başlıklı kitabında ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Vaktiniz varsa Okumanızı tavsiye ederim.

Peki o zaman (unutmayanlar için) ilk örneğimize geri dönelim. Tavuzkuşu erkeği neden bu kadar süslü ? Rakip canlılara karşı bir tepki mi bu ? Ama ne alaka ?

Aslında hayvanlar alemine bir göz attığımızda, erkek cinsinin dişi cinsten, görüntü olarak, genelikle biraz daha ihtişamlı, havalı ve süslü olduğu görülür. Bunun çok basit bir mantığı vardır; çünkü erkek sergiler, dişi ise seçer ! … Erkek genlerini bir sonraki nesle aktarmak için bir dişiyi baştan çıkarması gerekir. Bunun içinse sahip olduğu ne varsa, ortaya koyup sergilemelidir; ki İşin özünde sahip olduğumuz aslında sadece DNA kodumuzdur. DNA kodumuz bize ne gibi yetenekler (akıl, sanatsal yada edebi yetenekler …vb) yada özellikler (saç, göz rengi, boy, endam …vb) bahşetmişse onları ister istemez dışarıya sergileriz. Ve dişi, en kaba tabirle sanki pazar reyonundan mal seçer gibi, sergideki “mallara” bakar, kafasında tartar, … ve seçer ! Dişi elbette en iyi “malı” seçmelidir, yada belki seçtiğini sanır ! Zira sonuçta dış görünüşe göre, yani dışarıya yansıtılanlara göre seçimini yapar. … Şimdi Kızıl Kraliçeye geri dönelim; orada olay neydi ? rakip türlerin evrim yarışıydı. Bu rakip türler arasından özellikle, gözle görülemeyenler, yani virütik yada baktariyel hastalıklar yada parazitler evrim makenizmasına daha ivmeli bir etkide bulunabiliyor. Zira bir canlı hasta yada parazitlerce işgal edilmişse, bunu bir şekilde dış görünüşüne yansıtır; mesela bitkinleşir, tüyleri cansızlaşır, rengi solar …vb. Yani “malda” kusurlar ortaya çıkar. Kimse pazardan kusurlu bir “mal” almak istemez. Uzun lafın kısası, erkek olabildiğince ihtişamlı, havalı ve süslü görünerek aslında hem diğer erkek rakiplerinden sıyrılabilir, hemde “ben gayet sağlıklı ve güçlüyüm !” sublimal mesajını verir, ve elbette bu mesaj dişiye ulaşır. Erkek cinsi nasıl daha havalı ve süslü olma eğiliminde evrimleşmiş ise, dişilerde en farklı ve en ihtişamlı olanı seçme eğiliminde evrimleşmiştir. Kısacası aslında başlangıçta masum bir en sağlıklı olanı seçme ile başlayan bu eğilim daha sonra, nesiller boyunca süre gele, en süslüyü seçmeye yönelerek iyice abartılmış ve sonuçta “cinsel seçime” dönüşmüştür. Bkz. wiki/Peafowl Evolution and sexual selection

Tavuzkuşlarında olan ise aynen budur. Erkek tavuzkuşunun böyle hantal bir süs aksamı geliştirmesinin tek suçu dişi tavuzkuşlarıdır, çünkü onca nesiller boyunca hep en süslüyü seçe seçe erkekleri bu hale getirmişlerdir. Fakat teoriler burda bitmiyor. Amotz Zahavi‘nin ortaya attığı ilginç başka bir teoriye göre “Cinsel seçilim” sonucu hantal bir süs olayının gelişmesinin dişiye verdiği daha başka bir alt mesaj olabilir. Buna “Handikap İlkesi (Handicap Principle)” deniyor. Yani aslında kendilerine handikap yaratan bu abartılı süslü aksamlara rağmen erkek birey hayatta kalmayı başarabiliyorsa o aslında gerçekten de en sağlıklı ve yetenekli birey olduğunun mesajını hayatta kaldığı süre boyunca veriyordur. Düşünsenize Tavuzkuşunun uzun ağır ve kamuflaj yoksunu renkli kuyruğu, herhangi bir yırtıcı-avcı tarafından kolayca av olmasını sağlayabilir. Ama tavuzkuşu bu dezavantajına rağmen hala hayatta kalabiliyorsa, bu onun aslında daha sağlıklı, fit ve yetenekli olduğunun kanıtıdır; Aksi taktirde Tavuzkuşlarının  nesli çoktan tükenmişti. Aynı mantık abartılı süs aksamları evrimleştirmiş Cennet kuşları … vb canlılar içinde geçerli olabilir.

Dediğim gibi, Matt Ridley‘in Kızıl Kraliçe kitabında tüm bunlar ayrıntıları ile irdeleniyor. Fakat Ridley, kitabının sonunda çok daha ilginç ve kayda değer bir teori daha atıyor; İnsan aklı ve zekası aslında cinsel seçilim sonucu evrimleşmiştir ! (zaten başka bir teoride de, asıl cinsel organımızın beynimiz olduğunu ileri sürer) …. Teorisine göre, nesiller boyunca süren hayatta kalma ve DNA kodunu sonraki nesillere aktarma yarışında, insan aklı sanki tavuzkuşunun abartılı kuyruğu gibi kabarmış ve gelişme göstermiştir. Ona göre, İnsan aklı ve zekasının başlangıçtaki temel kullanım alanı aslında zekâ, çekicilik, yaratıcılık ve bireysellik (kendine ve başkalarına yetme) özelliklerini dışa vurarak karşı cinste çekim yaratmaktır. Ama daha sonra zamanla bu özellik, entellektüel, bilimsel ve teknolojik ilgiler şeklinde asıl amacından saparak daha evrensel bir seviyeye yerleşmiştir. Yani evrim sürecinde gelişen bazı makenizma ve yetenekler asıl amacından saparak yan etkiler sergileyebilir. Keza eşeyli ürüyen bazı türlerde cinsel hazzın gelişmesi ve yahut cinsel çekim amacıyla gelişen beynimizin kendisine yeni amaçlar yaratması gibi !

http://en.wikipedia.org/wiki/Red_Queen_hypothesis

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s