COLLAPSE – Kitap İncelemesi

* Jared Diamond‘un CollapseÇöküş adlı kitabının bir incelemesidir.

ruins

Antik diyarlardan gelen bir seyyaha rastladım,
Dedi ki,
“Çölün ortasında,
Gövdesiz, kocaman iki taş bacak,
Ve hemen yakınında yarı beline kadar kuma gömülmüş,
Çatık kaşları, kırışmış dudakları
Ve buz gibi soğuk alaycı görünümü ile,
Parça parça olmuş,
Taştan bir surat vardı …
Onlara şekil veren o eller ve ruhlarını besleyen o kalp,
Cansız şeylere kazınan tutkuları ne kadar da canlı göstermişti !
Üzerinde ise şu sözler yazılıydı;
Ben Krallar kralı Ozymandias …
Şu yaptıklarıma bakın da,
Haddinizi bilin !
Ama koca yıkıntılar arasında saklı kalmış bir harabe,
Ve ucu bucağı görülmeyen, çıplak ve yapayalnız kumlardan başka,
Artık ne kaldı geriye ?
Hiçbir şey !

“Ozymandias” Percy Bysshe Shelley (1817)

Uygarlıklar (ülkeler, devletler…) neden çöker ?

Cevabı çok basit; Karşılaşılan problemler karşısında “kısa vadede” parlak başarılar ve anlaşılan çözümlerin benimsenmesi, ancak bunlar zamanla dış çevresel değişiklikler veya insanların neden olduğu çevresel değişikliklerle birleştiğinde uzun vadede yıkıcı yada ölümcül olmasıdır.

İşin püf noktası şartlar değiştiğinde, yeni şartlara çok geç olmadan uyum sağlayabilmektir. Ama şartların ne zaman değişeceğini tahmin etmekte zorlandığımızda, yeni şartlara ya uyum sağlayamayız, yada yeni şartların hakim olduğunu fark ettiğimizde çok geç olmuş olabilir. O zaman da çöküş başlar.

Ülkemizde daha çok Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabıyla tanınan Diamond, tarihten ve günümüzden bir çok örnek eşliğinde toplumların yani uygarlıkların neden çöktüğünün kapsamlı bir analizini yapmış; ve uzun lafın kısası çöküş’ün ana sebebi şu şekilde ortaya çıkmış;

Toplu karar almada başarısızlık: Evet ! herkes yanlış kararlar alabilir. Mesela bireyler de kötü kararlar alırlar, kötü evlilikler yaparlar, kötü yatırımlar ve meslek seçimleri yaparlar, işlerinde başarısız olurlar…vb. ve Bireysel karar almadaki başarısızlıkların sebebi büyük bir çoğunlukla bilgisizlik yada şansızlıktır. Ancak toplu karar almada, topluluk ne kadar bilgili yada şanslı olursa olsun, topluluk üyeleri ve topluluk dinamikleri arasındaki (genellikle kısa vade) çıkar çatışmaları devreye girer. Eğer bu çıkarlar, sonunda çöküşe götürecek başka dinamikleri tetiklerse, o zaman topluluğun bu dinamikleri öngörüp zamanında önlem alması gerekecektir. Yoksa çöküş kaçınılmaz olur.

Toplu karar almadaki başarısızlığa katkıda bulunan etkenlerin yol haritası ise 4 aşamadan oluşuyor;

  1. Sorun ortaya çıkmadan önce, onu öngörmede başarısızlık; Sorunu öngörmedeki başarısızlığın nedenlerinden biri, sorunla ilgili bir ön deneyiminin olmaması, dolayısıyla konu ile ilgili bir hassasiyetin gelişmemiş olmasıdır.
  2. Sorun belirdiğinde, onu algılamadaki başarısızlık; Aslında sorunun asıl nedenini, kaynağını algılamada başarısızlıktır. Bu durum genellikle bilgisizlik, kabiliyetsizlik, uzaktan yönetilme veya uzun süren periyodik süreçleri bilememe şeklinde olur.
  3. Sorunu algıladıktan sonra, onu çözmeye istemede başarısızlık; Ortada bir sorun varsa, insan neden onu çözmek  istemesin ki ? çünkü çözmeye değmeyeceğini, çözüm için gereksiz çaba ve masraf yaparak uzun vadede yarar sağlayacak olsa da, kısa vadede zarar edeceğini düşündüğü içindir. Sosyal bilimciler buna “Rasyonel davranış” diyor; Yani bazı insanlar, kendi çıkarlarını sorunlara neden olacak (mesela diğer insanlara zarar veren) davranışlarla yürütebileceklerine ilişkin kendilerince doğru bir mantık yürütebilirler. Bu davranış etik dışı ve ahlaken kınanacak bile olsa, kuru bir mantık kullanıldığı için “Rasyonel davranış” diye tanımlanmış. Gerçektende genellikle herkes kısa vadede elde edebilecek kazançlar için emek ve masraf yapmak isterken, çok uzak bir gelecekte elde edilebilecek bir yarar için çabalamaya pek hevesli olmazlar. Fakat unutulmamalıdır ki, problemleri yumurta kapıya dayanmadan çok evvel çözmüş olmak, çözmeyi (çeşitli ‘sığ’ nedenlerle) erteleyip iş işten geçtikten sonra ki zararlarını telafi edebilmekten çok daha ucuzdur.
  4. Sorunu çözmek isteyebilir, ama çabalarda ki başarısızlık; Bu durum genellikle, teknoloji yetersizliği,  aşırı maliyet ve soruna zamanında müdahale etmemek şeklinde olur. Çözüm girişimleri geri teper ve sorun daha kötü hale gelebilir.

Kısacası yukarıdaki kıstaslara dikkat edip, değişen dinamiklere gerektiği gibi uyum sağlayabilirsek, çöküş olmaz. Gerçi elbette nereye kadar, sonuçta herşeyin bir sonu vardır, ama vaktinden çok önce yok olmakta iyi bir şey olmasa gerek.

Diamond’un çöküşler ile ilgili tarihten verdiği örnekler ise şunlar; Paskalya Adası, Pitcairn takım adaları, Anasaziler, Mayalar, Vikingler, ve İskandinav Grönlandı‘dır. Tüm bu toplulukların ortak özelliği zamanında Dünya’nın geri kalanı ile belli seviyelerde izole bir yaşamları olması, kendi içlerindeki ketum çıkar çatışmaları ve elbette değişen çevre şartlarına (özellikle iklim değişikliklerine) uyum sağlayamamalarıdır. Bu örneklerden beni en çok etkileyenler Paskalya Adası ve İskandinav Grönlandı oldu.

Dosya:Moai Rano raraku.jpgPaskalya Adasını ve ordaki ilginç heykelleri öyle yada böyle hepimiz duymuşuzdur. Heykeller o kadar tuhaftır ki, onların uzaylıların eseri olabileceğine dair efsaneler bile zortlamıştı bir ara (aynen piramitlerdeki gibi). Ama elbette bu heykellerin dünya dışı varlıklarla hiç bir ilgisi yok, ve heykellerin kesin yaratıcıları elbette adada yaşamış halktı. Peki ama zamanında böyle etkileyici heykelleri  yapıp diken bir toplum neden yok oldu ? cevap; Güç savaşları ve çevre yıkımı… Türkçe wiki sayfasında Moai olarak adlandırılan bu heykellerin neden yapılığı bilinmemektedir diye yazılsa da aslında bu heykellerin dönemin yöneticilerinin otorite ve gücünü sembolize etmek için yapıldığı artık sır değildir (bkz. ingilizce wiki Moai/Symbolism). M.S. 1250-1500 yılları arasında yapılan bu heykeller adada yaşayan başat aileler tarafından bir tür güç gösterisi olarak yaptırılıyordu (Aynen günümüzde gökdelenlerde olduğu gibi). Ada küçücük de olsa, yaklaşık 12 kabile ve başlarındaki baskın aileler habire dar alanda kısa paslaşmalarla vari birbileri ile çatışma ve gerilim içindeydi. Bir tür soğuk savaş havasında olan bu gerilimlerde, kabileler diğerlerinden daha iyi ve üstün olduğunu lanse etmek için heykel yarışına girdiler. Fakat tonlar çeken bu heykelleri yontması ayrı bir iş, yonttuktan sonra, adanın çeşitli yerlerine dağılmış Ahu denen kaidelere götürülüp oturtulması ayrı bir işti. Heykeller ordan oraya taşınırken tahta kazıklar kullanılıyordu (İstanbul’un fethi sırasında Fatih’in gemileri yürütmesi gibi), ve bu durum bir çok ağacın kesilmesini gerektirdi. Ayrıca heykellerden gayri, gösterişli evler hakkında da bir tür rekabet vardı ve baskın aileler en süslü evi yaptırmak için de gene bir çok ağacı kestiler. İlk zamanlarında sık ağaçlık bir çevresi olan Paskalya adası, bu rekabetlerden ve sorumsuzca ağaç kesiminden dolayı hızlıca çoraklaştı. Ağaç yani kereste, insanın gündelik hayatında hemen her alanında oldukça kullanışlı olan bir hammade olmasının yanı sıra, Ağaçlık bölgeler de toprak erezyonu daha az dolayısıyla tarımcılık daha verimli olur. Fakat ormanlar ortadan kalkınca, ada halkı ciddi anlamda ham madde sıkıntısı çekmekle kalmadılar, ayrıca toprakları verimsizleşerek kıtlık problemleri baş gösterdi. Ada halkı kıtlıktan kıvranmaya başlayınca, gösteriş ve otorite yarışlarıyla birbirleri ile habire didişen bu başat ailelerin saygınlığı zamanla ormanlar gibi yitip gitti, ve sonunda toplum çöktü. Yıllar sonra 1722’nin bir Paskalya bayramı arifesinde (o nedenle adı Paskalya’dır) ada Avrupalı kaşiflerce keşfediğinde, üzerinde kıt kanat yaşamaya çalışan yerli halk ve bir kaç cılız kısa boylu ağacın olduğu tamamen çorak topraklardan başka bir şey yoktu. Hatta ünlü kaşif James Cook adaya rastladığında, seyir defterine “Hiçbir millet, bu adayı araştırma onuruna ulaşmak için savaşmaz. Bu gemi seyahati sırasında bize bu adadan daha az sunacak şeyi olan ada yoktur” diye not düşmüştür. … İbret alalım !

viking-seferleriPeki ya İskandinav Grönlandı ? işte bu hikaye gerçekten ibretlik. … Kolomp Döneminden önce ilk keşifleri başlatıp koloniler kurmaya çalışanlar İskandinav lar’dı. İzlanda ve Grönlan-dı keşfedip orda koloni kurmakla kalmadılar, Ayrıca Amerika kıtasına ayak basan ilk Avrupalılardı. Ama İskandinavların keşif ve koloni sürecinde sıklıkla ayaklarına dolanacak bir toplumsal yapıları vardı; “kendilerini bir şey zannetmek”. Yani kendi kimliklerine o raddede inatla bağlıydılar ki, gittikleri yerlerdeki yerli halkı hem küçümsüyor hemde onların çevre koşulları için işe yarar çözümlerini kullanmaya tenezzül etmiyorlardı. Bu durum çevresel sorunlarla birleşinde çöküşleri kaçınılmaz olmuştu. Olaylar özetle şöyle gelişti; MS 900 yıllarda keşfedilen Grönland’da, 986’da (kanundan kaçan) Kızıl Erik vasıtasıyla ilk avrupa kolonisi kurulmuştur. İskandinavlar Grönland’a geldiklerinde, aslında gerçekten yeşillikli (adı üstünde GreenLand) ve “görüntüde” kendi ana vatanlarına benzeyen bir yerle karşılaştılar. O zamanlar Grönland kısa sürecek sıcak bir iklim dalgası içindeydi, ve o anki iklim ve bitki örtüsü ile aslında yanıltıcı insan-dostu bir çevre izlemi veriyordu. İskandinavlar bu izlenime hemen kandılar ve evladiyelik yerleşkeler kurmaya giriştiler. Fakat bu kısa süreli sıcak iklim dalgası hemen geçi verince, Grönland gerçek soğuk nemrut yüzünü gösterdi. İskandinavlar, Grönland’ın soğuğuna dayanmak için derhal ağaçları kesip ev yapmaya ve yakıt için kullanmaya başladılar. Fakat ev yapımından mobilyalara kadar hemen herşeyde oldukça yaygın olarak kullanılan keresteye o kadar ihtiyaçları vardı ki, kısa zamanda çevrelerindeki ormanlar tükenip gitti. Ve kereste için avrupa’dan gelecek gemilere muhtaç kaldılar. Fakat Grönland’ın çok sapa bir yerde oluşu nedeni ile ticaret gemileri çok nadir bir şekilde oraya uğramaktaydı. Ayrıca gıda konusu da problem olmaya başladı. Zorlu iklim koşulları nedeni ile tarım çok verimli değildi ve avlanacak hayvanlar konusunda da ya seçici yada beceriksizdiler. Mesela bilinmeyen bir sebeple, çok bol ve yakalanması kolay olan balıkları nedense yemiyorlar, ama avlanması çok daha zor olan (ve eti lezettsiz olduğu söylenen) fok yemeyi tercih etmişlerdi (sadece zenginler leziz sığır eti yiyebiliyordu). Kısacası İskandinavlar, Grönlandı kendi anavatanlarına benzetip, anavatanlarında nasıl yaşıyorlardıysa öyle yaşamaya “inat” etmişler ama sonrasında feci bir şekilde hata yapmışlardı. İşin en absürd tarafı ise, oranın asıl yerlisi olan ve yüzyıllar sonucu edindikleri tecrübeler sayesinde Grönland’ın zorlu yaşam koşullarına pratik ve zeki çözümler geliştiren Eskimolar‘dan hiç bir şekilde hayatlarını kolaylaştıracak fikir alışverişi yapmadılar. Hatta tam tersine eskimoları küçümseyip, onlardan uzak durdular , hatta onlar ne yapıyorsa neredeyse zıttı yaptılar (mesela İskandinavların Gröndlan’da balık yememelerinin sebebi, eskimoların balık yemeyi seven bir halk olmasından dolayı, o barbarlara benzememek içinmiş ?!?!). Uzun lafın kısası, zor iklim koşullarının tetiklediği kıtlık, fikir-alışverişine kapalı olmak, Avrupa’dan gelecek ticaret gemilerine aşırı bağımlı olmakla birlikte, Avrupa ülkeleriyle iyi ilişkilerin korunamaması birleşinde çöküş kaçınılmaz oldu. Fakir iskandinavlar (açlıktan yada göç ederek) hemen yitip gitti, zenginler ve soylular ise maddi kaynaklarını grönland’da en son hayatta kalan insanları olma ayrıcalığını satın almak için kullanabildiler.

Ama çok kötümser olmamak gerek. Sonuçta başarı öyküleri de var, hem de bol bol (zaten olmasaydı hala taş devrinde yaşıyor olurduk). Mesela Yeni Gine yerlilerinin inanılmaz ve günümüz de bile hala gizemler barındıran tarımcılıkları, veya Tokugawa Japonya‘sındaki ileri görüşlü orman koruma politikaları… ve çevresel avantajları doğru kullanmasını bilen daha nice topluluklar günümüze kadar gelebilmeyi başarmışlardır.

Kitabın modern toplumlardan verdiği örnekler ise çok daha çarpıcı niteliktedir. Sırasıyla Ruanda soykırımı, Hispanyola adasındaki Haiti ve Dominik Cumhuriyeti, “Sendeleyen Dev” Çin ve “Madenci” Avustralya‘dan örnekler verilmiş.

… Mesela Ruanda’da ki soykırımın asıl sebebi etiketlenmeye çalışıldığı gibi etnik temizlik falan değil, azalan kaynaklarla birlikte aşırı nüfusa sahip olmak ve sonucunda dengesiz gelir dağılımının halk arasında yarattığı gerilim, ve fakirlerin kendilerinden bir gıdım daha zengin olanları öldürüp varlıklarını gasp etme mücadelesiymiş. Üstelik devletin bizzat kendisi zenginlere karşı yürütülen bu linç yada soykırımı, “milliyetçilik” kılıfıyla fişteklemiştir…

… Hispanyola adasındaki durum ise başka bir hikaye; Bir adada 2 ülke. İkisi de diktatörlerden çokça çekmiş. Amma ve lakin Dominik Cumhuriyeti başarıyor, Haiti çöküşe geçiyor. Neden ? cevap, tabiat ananın ve insan doğasının hassas dengelerinde…

… Veya Çin’e bakalım. Dünya’da her 5 kişiden biri Çinli. Yani Çinde ne oluyor yada olcaksa, ister istemez dünyayıda etkileyecektir. Çin’de bu gücünün farkında ama ne yazık ki tam olarak kontrolünde değil. Kelimenin tam anlamıyla o bir “sendeleyen dev”.  Aşırı nüfusunu katı doğum kontrol kanunlarıyla dizginlemeye çalışıyor. Düz mantıkla, sayıca çok olmanın avantaj olduğu zannedilebiliriz. Ama çağımızın hayat standartları düşünüldüğünde hiç de öyle değildir. Zira çok nüfus demek kaynakların “yenilenme süresinden” daha çabuk tükenmesi demektir. O kadar kabarık sayıda insanın ihtiyaçlarına gerektiği gibi cevap verilemezse çöküş sürecine gireceğini bilen Çin, hem kaynaklarını hemde nüfusunu kontrol altına almak için ciddiyetle çalışıyor…

… Ve son olarak “Madenci” Avustralya’ya bakalım. Burda “Madenci” ile kastedilen, Avustralya ekonomisinin gerçekten mihenk taşı olan madencilikten çok, mecazi anlamdan kullanılmıştır. Zira madenciliğin esası, zamanla kendisini yenileyemeyen (yada yenilenmesi insan hayatı ölçeğinde çok uzun süren) kaynakların kullanımına dayanmaktadır. Yenilenemeyen kaynaklar (madenler, petrol, kömür…vb), Yenilenebilen kaynaklarla (ormanlar, balıkçılık, tarım, rüzgar, güneş …vb) zıtlık oluşturur. Yenilenemeyen kaynaklar er yada geç mutlaka tükenir, ve metaller dışında onlardan çıkan ham maddeler de (petrol, kömür) belli bir müddet sonra tükenir gider (madenler tükenmez, piyasada dönüşüm döngüsüne girer çıkar). Ama yenilenebilir kaynaklar (yani Ormanlar, Tarımcılık, Hayvancılık, Balıkçılık), kendi üretim (yenilenme) değerlerinden daha az tüketildikleri sürece süresiz kullanılabilirler. Diamond’da göre Avustralya hem yenilenebilen hemde yenilenemeyen kaynaklarını fazlasıyla müsrif kullanarak, “Madenci” yani “Tüketici” durumunda. Üstelik Avustralya topraklarının büyük kısmının çöl ve verimsiz oluşu, ormanlık, tarıma ve hayvancılığa elverişli alanların çok az oluşu da bir dezavantaj. Ayrıca geçmişinde bir çok çevre felaketi (mesela yabancı hayvanların kıtaya getirilmesi sonucu doğan problemler) ve başarısız çevre politikaları geçirmiş, ve günümüzde de stratejik hatalar yapmayı sürdürmektedir (mesela hammadelerini ucuza ihraç edip, bu hammaddelerin işlenmiş hallerini pahallıya ithal etmesi gibi… Bu absürd alış veriş bir çok 3. dünya ülkesine de dayatılmaktadır zaten). Neyseki Avustralya hükümeti bazı önlemler ve tedbirler almaya başlamış. Ama bunlar işe yarayacak mı ? Diamond bunun cevabını, sonucu görecek kadar uzun yaşayacak genç okuyuculara havale etmiş !

Son söz olarak; Bu kitabı zamanı olan herkesin, özellikle yöneticilik pozisyonlarına hevesli kişilerin mutlaka okumasını öneriyorum. Özellikle 4. kısımda Alınacak dersler‘de “Bazı toplumlar niçin yıkıcı kararlar alır ?” başlığı çok yararlı olacaktır. Acaba Paskalya adasındaki yerliler, o son ağacı keserken gerçekten ne düşünüyordu ? yoksa bir “Manzara Amnezisi” yüzünden gerçekten hiç bir şeyin farkında değiller miydi ? Aynen bir kurbağanın yavaşça ısınan suda sakince bekleyip, sonunda haşlanarak ölmesi gibi.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s