Üstat Kung – Nam-ı Diğer Konfuçyus

Bu Blog’un ağırlıklı temasının Uzak Doğu (yada egzotik) konsept ve yaratıcılıkları üzerine olduğundan eninde sonunda Konfuçyus’dan, yada esasında Üstad Kung’dan söz etmem kaçınılamazdı. Eminim Konfuçyus ismini hemen herkes duymuştur, ama gene eminim ki onu okuyan, hatta anlama sabrını gösteren gerçekten çok çok azdır. Tecrübelerimden bildiğim kadarıyla birini duymakla, o kişiyi okumak, ve son kademede onu anlamayı başarabilmek bir birinden uçurumlarca farklı şeylerdir. O nedenle zamanımı ve sabrımı, gerçekten anlaşılmaya değecek, ve bence mutlaka anlaşılması gereken, bu değerli filozfu anlamaya ve anlatmaya ayırdım. Elbette kendi çapımda anladığımı paylaşacağım.

Konfiçyus’u anlatmak için kullandığım temel referans, tanınmış masonlardan olan tarihçi ve yazar Hayrulla Örs‘ün ~10 kitaptan derlediği, Remzi Kitapevinin 1964 basımlı Konfuçyus kitabıdır. Konfuçyusu daha iyi anlamaya hazırlık olması bakımından, kitabın ilk bölümü, onun yaşadığı dönem olan Antik Çin tarihine ayrılmış. 2. bölümde ise direk Konfuçyus’un yaşadığı zaman dilimi, sosyal sınıfı ve biyografisi ele alınmakta. 3. Bölüm ise, kitabın esas bel kemiği olan, Konfiçyus’un dedikleri (Üstat dedi ki …) ve felsefesini anlatan Lun-Yü‘e ayırılmış. Lun-Yü, Üstat’ın çevresi ve öğrencileri ile olan konuşmalarının, takipçileri tarafından kayıt edilmiş 20 kitaptan (yada bölümden) oluşan, bir çeşit toplama aforizmalarıdır. 4. bölümde ise Gia-Gü (Okul konuşmaları) ve Li-Gi (Töreler Kitabı)’ından seçmeler gelmektedir. Bu bölümde bir önceki bölüm gibi, Üstat’ın başından geçen fıkra ve özdeyişlerden oluşur. En son bölüm olan 5. bölümde ise kısaca “Çin’de Dinsel Hayat”a ayrılmıştır.

Öncelikle herkese bu kitabı alıp okumaya çalışmalarını öneririm. Ama elbette bu önerimi dinleyecek, ve yahut bu kitabı bulabilecek pek kimse olmayacağını düşünerek, Kitabı ve dolayısıyla Konfuçyus’u günümüz popüleritesine uygun bir şekilde haplaştırmaya karar verdim (Ayrıca internette ki Konfiçyus hakkındaki kaynaklar beni pek tatmin etmedi, ve ek olarak kendi kaynağımı sunmaya karar verdim). Aslında bu bir bakıma kendi kendime çıkardığım ders notlarını online paylaşmaya benzeyecek. Ama gene ısrarla söylemek isterim ki; eğer gerçekten zamanınız ve olanağınız varsa, bu kitabı (yada Konfiçyus’la ilgili herhangi bir güvenilir kaynağı, mesela yazının en sonundaki listeyi) bulup, onu kendi kendinize yorumlamaya çalışın. Umarım sizinde ilginizi çeker. Şimdi başlayalım;

Konfuçyus, Bazı kaynaklarda insanlığın en önemli din kurucuları arasında sayılsa da, felsefesinde mistik veya metafizik hiç bir taraf bulunmayan, tek ana amacı insanların dünyevi hayatlarını ve ihtiyaçlarını düzenlemek olan bir düşünürdür aslında. Yinede diğer sıradan düşünür ve felsefecilerden farklı olarak, onun felsefesi, yüzyıllar boyunca Uzak-Doğu’daki insanların hayatlarını şekillendirmiş, takipçileri tarafından yüce bir öğretmen olarak saygıyla anılmış, ve bu nedenle, Çin’de oldum olası süregelen atalara saygı gösterme düşüncesinden, onun adına tapınaklar yapılmış ve bazılarınca felsefesi sanki bir dinmiş gibi uygulanmıştır. Gerçi alışık olduğumuz semavi dinlerde gördüğümüz gibi, insanların hayatları, hem yaşarken hemde öldükten sonra, bir takım katı kurallara bağlanmaya çalışılır ve bu kurallara uymayanlara yaptırım olarak cehennem, uyanlara da ödül olarak cennet sunulur. Halbuki Konfuçus’un sosyal felsefesinde, ölümden sonra hayatla ilgili hiç bir varsayım olmadığı gibi, kendi felsefesine uymayanlara herhangi bir direk lanetleme yada yaptırım düşünmez. Sadece düzen için de olmazsan düzensizliğin olumsuzluğundan zarar görüleceğini, düzenli olunup “törelere” uyulursa huzurlu (vicdanı rahat) ve mutlu olunacağını öğütler, o kadar. Kendisine ısrarla ölümden sonraki hayat ve inanışlar hakkında sorulsa da, O ısrarla bu tip metafizik kavramlar hakkında konuşmaktan kaçınmıştır. Bir bakıma onun en eski agnostiklerden  hatta laiklerinden olduğu düşünülebilir. Çünkü o, insanın Tanrı ile olan münasebetlerini tamamen geleneklere bırakıp, direk insanların bu dünyada ki hayatlarını ve birbirleri ile olan münasebetlerini çalışma konusu olarak seçtiği gibi, kimseyi kendi felsefesine uymaya zorlamak için metafizik varlık ve konseptlerden senaryo yaratma gereği duymaz. Zira zaten aklın yolu birdir, ve Akıllı ve namuslu insanlar iyi bir öğretmenle bu yolu bulabileceklerdir. Yani onun için esas olan iyi bir öğretmen ve eğitimdir. ….

Yalnız, Konfuçyus’un kim olduğunu ve neler yaptığını öğrenmeden evvel, kendisinin hangi çağ ve ortamda yetişmiş olduğuna kısaca bir bakalım (not; Çinli adları yazarken karışıklık olmuş olabilir, zira her kaynakta bu adlar farklı yazılmış olabiliyor.):

Antik Çin tarihine baktığımızda, ilk kültür ve haneden başlangıçları MÖ. 2000 yıllarında başlamaktadır. Bazı kaynaklar Çin’in ilk hanedanının MÖ 2200-1800 arası hüküm sürmüş Xia (yada Hia) Hanedanı olduğunu iddaa etsede, başka kaynaklar buna şüpheyle yaklaşır. Yalnız belirgin somut bir haneden olmasa bile, O dönemlerde 2 temel kültür var oluvermiş; Batı’da (Türk, Tibet ve Tai karışımı olabilecek) Yang-Şao ve Doğu’da Long-Şan kültürü. Bu 2 kültür alanının dışında ve bunların etki alanlarının denk olduğu bölgelerde daha küçük kültür toplulukları da vardı, ve bunlar birbirleri ile sürekli savaş halindeydi. Yalnız tüm bu kültürler, daha metal işlemeyi, yazı yazmayı bilmiyordu, ve Çin’i bildiğimiz Çin yapacak daha bir çok şeyden yoksundular. Sadece estetik bir seramik ve ev inşası için kerpiç kullanımı vardı. Fakat, MÖ 1800’e doğru çok önemli bir yenilik çıktı; Türkler tarafından getirildiği rivayet edilen Tunç. Ve MÖ. 1400′ doğru bu metalin kullanımı gündelik hayatın neredeyse her alanına yansıdı, sosyal bir değişim yarattı.

MÖ 1450-1050 yılları arasında ise, ilk Çin hanedanı sayılabilecek Şang Sülalesi tarih sahnesine çıkar. Şang Uygarlığı, bir çok unsuru ile Çin Kültürünün özelliklerini taşır, metal olarak demir kullanımı yaygınlaşır ve Çin yazısı bu dönemde ortaya çıkar (Mezopotamya’da Sümerlilerin MÖ 3000’de gelişmiş bir yazıları olduğunu düşünürsek, Herşeyin en eskisininin olduğu sanılan Çin’nin bu konuda oldukça geri kaldığı görülüyor). Bilindiği gibi asıl Tarih yazı ile başlar, ve bu nedenle Asıl Çin tarihi Şang Sülalesi ile başlamış olur aslında. Şang kültürü esasında bir Proto-Çin kültürüdür, ve yazı ile birlikte günümüz tarihçilerine bol bol aydınlatıcı belge bırakmışlardır. Ayrıca gene Türkler tarafından getirildiği düşünülen savaş arabası bu devirde yaygınlık kazandı ve feodalitenin ilkel bir versiyonu tüm imparatorlukta yaygınlaştı. Şang devrinde, savaş arabasına sahip olanlar imtiyazlı sınıf oldular ve bunlar daha sonra aristokrasiyi oluşturarak feodalitenin güçlenmesine sebep oldu. Yalnız bu dönemlerde önemli ihtilallerde oluyordu ve bunların birinde Şang Sülalesi ortadan kalktı.

Şang’lardan sonra sahneye Çeu (yada Çou) Sülalesi (MÖ 1050-256) çıkar. Önceki devirde Çin’li sayılabilmek için bazı şeyler eksikti; yani sosyal ortam daha çok anaerkildi ve feodal sistem henüz başlangıç aşamasındaydı. Ama Çin kültürüne karakteristik çizgilerinin getiren, Türk kökenli olduğu söylenen Çeu Sülalesi olmuştur. Bu dönemde artık tamamiyle Çince denebilecek bir dil ortaya çıkar, Sosyal sınıflar iyice belirginleşir ve daha ataerkil bir aile organizasyonu oluşur. Dinleride, Türklerinkine çok yakın, hatta pek muhtemel onlardan alınan Gök dini idi, ve bu dinin pratikleri önceki Şang hanedanından oldukça farklı idi. Öncelikle hükümdar göğün oğlu sayılıyordu. Tanrı ve İmparator direk baba ve oğul sayıldığından artık dini ayinlerde papaz gibi din adamlarına lüzüm kalmaz oluyordu, çünkü araya birilerini sokmak evlat saygısına ters düşerdi. Böylelikle Şang sülalesinden kalan bu kalabalık papaz sınıfı işsiz kaldı. Ama okuma yazmayı bilen sadece papazlar olduğu ve devlet memuru lazım olduğundan, bunlar ya meslek değiştirip katip oldular, yada köylerine dönerek orada yerel din adamı kaldılar. Yalnız Fatih Çeu’lar Töre‘ye de çok büyük bir önem veriyorlardı. Önceki hanedan olan Şang Kültürünün incelmiş adetleri, Kaba savaşçılar olan Çeu’ların üzerinde büyük tesir uyandırıyorlardı ve onları taklite heveslendiriyordu. Böylece kendi törelerini uygularken Şang’lar gibi ince ve teşrifatlı olmak istediler. Zira Gök dinine göre, Gök ile Yerin karşılıklı bağlantılı olduğu kanısı vardı; Gökte olan herşeyin Yerde yankısı olduğu gibi, Yer’de olanın Gökte yankılanacağı inancı hakimdi. O nedenle törenler ve töreler gereği gibi iyi (ince, teşrifatlı) yapılmazsa, bu gökte etkisini gösterecek, belki yağmurlar yağmayacak, soğuk vakitsiz gelecek ve daha bir çok bela dert onları vuracaktı. O nedenle hemen herşeyin yoluyla erkanıyla yapılması çok önemliydi ve bu sebeple Çeu’lar, ayinler ve törenlerde gerektiği gibi iş görebilen ve davranış bilgisini (oturup kalkma, yol yordam ..vb) kendilerine öğretebilecek eski Şang papazlarını danışman gibi işe almaya başladı. Böylelikle aşağı (halk) sınıftan olmayan ama soyluda olmayan okur-yazar papazlardan yeni bir sosyal sınıf oluştu; Ju Sınıfı.

Daha önce belirtiğimiz gibi Konfuçyus felsefesi din gibi görülüyordu. Ama aslında Çincede Din anlamına gelen bir kelime yoktur. Bunun yerine kullanılan “Kiao” kelimesi bizim bildiğimiz anlamda din anlamına gelmez. Kiao’nun asıl çevirisi öğreti, disiplin gibi bir şeydir. Çinde yüzyıllar boyunca yanyana 3 din (yani asılında öğreti) yaşamıştır, bunlar; Ju Kiao (yani Konfiçyusçuluk), Şe Kiao (Yani Budizm) ve Tao Kiao (yani Taozim)’dir. Elbette şimdilik biz bu 3’den Ju Kiao ile ilgileneceğiz.

Tabii ki, Ju sınıfı doğar doğmaz hemen bir disiplin olmadılar. Bunun için önce Üstad Kung’un (yani Konfiçyusun) tarih sahnesine çıkması gerekecektir. Ama Üstat’ı daha iyi anlayabilmek için Ju sınıfına daha yakından bakmak gerekecek. Ju kelimesi “okumuş” karşılığı olarak kullanılır, ama bunun bir diğer anlamıda “güçsüz kişilerdir”. Bir teoriye göre Ju’lar aslında topraksız (yani güçsüz) kalmış Şang asilzadelerdir, bir diğer teori de onların Şang döneminden gelen ama Çeu döneminde işsiz kalmış papazlar olduklarını iddaa eder. Her 2 teoride, güçsüz sözüne uymaktadır. Ju’lar Şang dönemindeki maddi ve manevi güçlerini yitirmiş kişilerdir. Yalnız bu kişiler en azından okuma yazma ve davranış bilgisi bildiklerinden, Çeu soylularınca danışman ve çocuklarına öğretmen olarak çok iş görmüşlerdir. Ayrıca bazı soylular nüfüslarını arttırabilmek için antik-karanlık devirlerde yaşamış masal (yani varlıkları tarih açısından belgelenmemiş ama halk hikayelerine dayanan) hükümdarlarının soyundan geldiklerini göstermek istiyorlardı. Ju’lar tarih ve yazı bildiklerinden, eski bilgileri çarpıtıp, olmadık kişileri olmadık Hükümdarların soyundan gösterme konusunda da çok işe yaradılar. Hatta aralarında daha iş bilenleri, Devlet içinde yükselip büyük mevkilere bile gelebildiler. Ama ne olursa esasında soyluların yanında hep “güçsüz” ve yok edilmeleri bir emre bakan insanlar olarak kaldılar. 

Peki bu adamlar okumuş yazmışlardı ve davranış bilgisi biliyorlardı. Peki ama gerçekten ne biliyorlardı ? Eski papaz ve soylu olduklarından bir soylunun eğitiminde şart olan 6 dersi bilmekte idiler, bunlar; Sanatlar (resim ve müzik), Töre, Tarih, Yazı ve Sayılar, Ok Atma, ve Savaş arabası kullanma idi. Tüm bunlar, feodal bir yönetimde bir soylunun çok işine yaracak şeylerdi, ve soylu aileler çocuklarının daha yüksek mevkilere gelmesini sağlamak için bu eğitimleri almalarını isterlerdi. Yalnız zamanla Ju’lar, bu bilgi ve becerilerini öyle herkese vermemeye başladılar. Onlara istek arttıkça, kendilerini dirhem dirhem satıyorlar, en çok parayı verene gidiyorlardı. Ayrıca Ju’lar kılıkları ile diğer sınıflardan direk kolayca fark edilebilirdi. Geniş kollu uzun kaftan, ipek kumaş kemer ve yüksek şapkaları vardı. Ağır ağır yürürler ve çok abartılı selam verirlerdi. Asla resmilik ve teşrifattan ayrılmazlardı. Belkide kendilerine “güçsüz” denmelerinin sebebi, bu gülünç denebilecek davranışlarıdır. Ama tıpkı Amerikan halkının aydınları küçümseyerek “yumurta kafalılar” demesi gibi, güçsüz denen bu insanlar yüzyıllar içinde Çin toplumunda önemli bir yer kazanmış ve kültür alanında topluma mühim etkileri olmuştur.

Özellikle Çeu Hanedanlığının son döneminde, İmparatorun bir sembolden, gölgeden başka bir şey olmadığı devrede, en çok filozof bu çağda yetişmiş (Taoizm, Mohizm…vb…), ve Ju sınıfından aralarında en parlayacak olan Konfiçyus sahneye çıkmıştır. Konfuçyus (yada Üstad Kung), bu Çeu hanedanı devrinde, MÖ 551 yılında Lu‘da doğmuştur. Bu tarih aşağı yukarı, Hindistan’da Buda (Buddha), Yunanistan’da Pisagor (Pythagoras) ve Mezopotamya’da Nebukadnezar‘ın yaşadıkları, Yahudilerin Babil’de esir oldukları zamandır. Sokrates ile Empedokles, Üstad Kung’un hemen ölümünden sonra dünyaya gelmiştir. Cizvit misyonerleri ona Latinceye benzeterek Konfüçyüs demişlerdir. Asıl adı Kung Fu Dsi, Üstat Kung’dur. Bizde bundan sonra onun gerçek adını kullanacağız.

Dendiğine göre Kung’un babası güçlü ve cesur bir 2. derece komutan olan Şu-Liang Ho‘dur. (hatta bazı fanları onun kral soyundan geldiğine de söyler, ama bilindiği gibi o dönemlerdeki soy kütükleri pek de güvenilir sayılmazdı). Şu-Liang Ho’nun ilk evlenişinden 9 tane kızı ve bir de sakat oğlu olmuştu. Ama tüm bu evlatlar atalara ibadette görev alacak nitelikte sayılamazdı; zira törelere göre, Çin Toplumunda önemli bir yer tutan törenleri ancak sağlıklı erkek evlatların yapması gerekiyordu. Onun için , Şu-Liang Ho 70 yaşını geçmiş olmasına rağmen 15 yaşınaki Cheng-Dsai adlı bir kız’la tekrar evlendi (ki çiftler arasında bu kadar yaş uçurumu olması çin toplumunda hiç bir zaman pek hoş görülmezdi), ve bu kız ona, ilerde Dünyanın en saygın filozoflarından biri olacak bir erkek evlat doğurdu. Bazı Üstad Kung “fanları”, onu yüceltme uğruna doğumunda mucizevi olaylar olduğuna dair hikayeler türetirler. Mesela Cheng-Dsai bir gece rüyasında Kara Tanrıyı (Yani Suların Tanrısını) görmüş, ve tanrı ona bilge bir oğul dünyaya getireceğini söylemiş. Başka bir hikayeye göre, Genç gelin gene rüyasında 5 gezegeni temsil eden 5 ihtiyar görür. Yanlarında ise, ejderha gibi pullarla kaplı tek boynuzlu danaya benzer bir yaratık vardır. Yaratık kızın önünde diz çöker ve “Suların ruhundan doğan çocuk Taçsız Kral olacak” yazan bir yeşim taşını ağzından çıkarır…. Ne ironiktir ki, kendisinde doğaüstü hiçbir taraf olmayan ve kendisinden mucize beklememelerini açıkça söyleyen Üstat Kung bile, her din (yada Öğreti) kurucuları için sonradan uydurulan bu tarz mucizeli doğum hikayelerinden kurtulamamış görülüyor.

Açıkçası Kung’un çocukluğu hakkında pek bir bilgimiz yok. Yoksul ve kimsesiz bir hayat geçirdiği sanılıyor. 3 yaşındayken babasını kaybeder, ve dul genç annesiyle, miras olarak bir şey bırakamayan memurların eşlerine verilen tarlanın ürünüyle kıt kanaat geçinmeye çalışırlar. O zamanlar genç Kung, balıkçılıktan tahıl ambarı bekçiliğine kadar çeşitli işlerde çalışmak zorunda kalmıştır. Lun-Yü‘de kendisinin 15 yaşından sonra öğrenmeye başladığını söyler, Ama nerede ve kimden ders aldığını bilinmemektedir. 19 yaşında evlenir ve 20 yaşında adını Li (anlamı sazan balığı) koyacağı bir oğlu olur. Ancak nedense hemen her büyük insanların çocukları ile yaşadığı çatışmalar, Üstat Kung ve oğlu arasında da yaşanacaktır.

Takvim MÖ 530’a geldiğinde, 21 yaşındaki genç Kung, meslek öğrenmeye hevesli olan delikanlılar için bir okul açtı. Bu okulda öğretilenler; Töre (yani davranış bilgisi), yazı, hesap ve konuşma sanatı idi. Bunları öğrenen öğrenciler, devlet memuru olma yada soylu ve zengin ailelere kahyalık etme … gibi prestijli iş olanaklarına sahip oluyordu. Açıkçası Üstat Kung’un okulundaki müfredatta hiç bir olağan üstü taraf yoktu. Asıl devrim yaratan, Kung’un bu eğitimleri zeki ve iyi niyetli olan herkese sunmasıdır. Daha önce bahsettiğimiz gibi, Ju’lar bilgilerini sadece soylu ve zenginlere satmaktaydı. Üstat Kung ise sahip olduğu bilgi ve bilgeliği satmak değil paylaşmak istiyordu. O nedenle öğrencilerinden sadece sembolik ücretler alarak, akıllı ve hevesli olan herkesi öğrenci olarak kabul etti. Böylelikle “okur-yazarlık” ve “idarecilik (yani memurluk)” sadece belli bir sınıfın tekeli olmaktan çıktı. Kung’un bu tavrı, onu sıradan bir Ju Öğretmeninden çok öteye taşıyarak, onun genç yaşında bile bilgeliğiyle ün salmasına yol açmış ve zamanla etrafında parlak zekalardan oluşan yıldız kümesi gibi bir grup oluşturmuştur. Lun-Yü’de kendisi ve onlar arasındaki diologlar veya Üstat Kung’un diğer çömez öğrencilerine bu parlak öğrencilerden birini övmesi ve örnek göstermesi bol bol geçmektedir.

Ancak Üstat Kung, tam anlamıyla Üstat Kung olmadan evvel, genç bilgin yıllarından esas olgunluk yıllarına kadar sürecek yoğun bir bilgi ve görgü edinme dönemi geçirecektir. Öncelikle, yaşadığı yer olan Lu’ya gidip gelen çeşitli soylu ve hükümdarlardan bilgi edinmiş olan Kung, 30 yaşlarındayken “efsanevi” Çeu Şehri Lo-Yang‘ı gezer. Lo-Yang, taşıdığı hatıralar ve hemde bir çeşit din merkezi olmasıyla birlikte, Ortaçağ’da Roma‘nın taşıdığı öneme benzer bir öneme sahipti. Kung, bu şehri gezerken bir çok bilgi ve görgüye şahit oldu. Ama görünüşe göre en çok Işık Sarayındaki eski hükümdar resimlerinden Çeu Dukasının resmi karşısında en büyük heyecanı duymuş olmalıdır. Çünkü sözlerinden hayatında en çok Çeu Dukasına benzemek istediğine sıklıkla söylemektedir, Zira bu duka vakti zamanında çok az hükümdarın gösterebileceği bir erdem sergilemiştir; kardeşi öldükten sonra, onun çocuğuna (yani yeğenine) olgunlaşana kadar baş vezirlik ve hükümet naipliği yapmış, ama çok kolayca ele geçirebileceği halde tahta asla göz dikmemiştir. Kung için bu çok şerefli ve erdemli bir davranıştı, ve ona göre herkes, özellikle tüm hükümdarlar Çeu Dukasını örnek almalıydı.

Yalnız o zamanlarda (ve belkide o çağdan günümüze) öyle erdemli ve şerefli hükümadarlar pek kalmamıştı. Çin gerçekten büyük siyasi karışıklık içindeydi. İmparatorların ve soyluların gücü oldukça zayıflamış, ve soylu olmayan kişi yada aileler, zorla yada entrika ile güç ve makam elde etmeye başlamışlar, ve güç kazandıkça da daha fazla küstahlaşmışlardı. Kung için tüm bu insanlar töreye aykırı davranıyordu elbette, ve aslında çok yüksek makamlara gelebilecek yeteneklere sahip olsa bile (ve hatta bazı hırslı siyasiler şöhretinden yararlanmak, ve onu alet gibi kullanmak için ona “zorla” makam vermeye çalışırlarken bile) bu düzen ve kişilerden kaçınmak istedi. O nedenle 50 yaşına kadar Üstat Kung, herşeyden (özellikle Törelere uymayan yönetimlerden) el etek çekmiş ve böylelikle geleneklere ne kadar  bağlı olduğunu herkese göstererek bilgelik konusunda kazandığı ününü daha da pekiştirmiştir.

50 yaşına geldiğinde sonunda bir Eyalet hükümdarı (Duka Ding), erdem ve bilgeliği ile ün salmış Kung’u Cung Du şehrine vali yapar. Söylendiğine göre 1 sene valilik yapan Kung için anlatılanlar, bize eski kralların altın çağını anımsatır. Kung, bir anlamda geçmişe bağlı ütopyasını gerçekleştirmeye fırsat bulmuş ve bu uygulaması inanılmaz derece başarılı olmuştu. Onun bu yönetim başarısı ardından, Duka onu adliye veziri (yani adalet bakanı) yapar. İlk başlarda bu makamda da oldukça parlak başarılara imza atsa da, sonunda dönemin sürekli değişen iç dengeleri ve Kung’un aşırı töreci davranışlarının mevcut yöneticilerin işlerine gelmemesi yüzünden gözden düşer. Kung, onların rahatını kaçıracak bir insandan başka bir şey değildir. Bu sebeple 56 yaşında 13 yıl sürecek bir gezginlik hayatına başlamış olur.

Bu yarı sürgün yarı gezginlik hayatında, Yaşı geçkin olsa bile Üstat Kung oldukça şey tecrübe etti, öğrenmeye devam etti ve bir yandan çevresindeki sadık öğrencileri ile felsefesini geliştirdi. Aslında hala bilgeliği ile saygı duyulmaya devam ediyor, ve kısa kısa misafir olduğu çeşitli beyliklerdeki hükümdarların sohbet taleplerini geri çevirmiyor (elbette Törelere uygun olduğu sürece), hükümdarlarda onun dediklerini ilgi ve saygıyla dinliyordu. Ama yinede, hiç bir hükümdar onun öğütlerini ve gerçek yeteneklerini pratiğe dökmeye de hevesli değildi. Üstat Kung’u sadece dinliyorlar fakat sonrasında gene kendi bildiklerini, daha doğrusu kendi işlerine geleni uyguluyorlardı. Zira onlara göre Kung’un dedikleri hayata uygulanmak için gerektiğinden fazla idealistti. Bu durum öyle bir noktaya gelmişti ki, sonunda Üstat Kung kendisini “yenmeyen ama bir süs gibi kenara asılan bir su kabağına” benzetti.

Ama ne yazık ki zaman ilerledikçe, bilgeliğine olan bu saygınlığını da sanki yavaş yavaş kaybetmeye başlıyordu. Çoğu insan onu dünyevi hayatın önceliklerini umursamayıp rüyalara dalan bir hayalperest gibi görmeye başlamıştı. Özellikle hayatın en zor yükünü çeken alt tabakadaki halk arasında Kung, gereksiz işlerle uğraşan tuzu kuru bir ihtiyardan başkası değildi. Tüm bu tavırlar onu incitmeye başlamış, ve hayatının başarısızlıkla sonuçlandığını düşünmeye başlamıştır. Öyle ki, zaman zaman herşeyi bırakıp Çin’i olduğu gibi terk etme isteği bile oluyordu. Ama tam 69 yaşına geldiğinde şansı gene döner gibi oldu; Lu’nun yeni hükümdarları onu yanlarına çağırdı, ve ölene kadar da memleketi Lu’da kaldı. Ona büyük saygı gösteriyor, sık sık akıl danışıyorlardı ama sonunda gene ona ne bir makam veriyor nede dediklerini uyguluyorlardı. Kung’un öğütleri gerçekten zamanın (hatta tüm zamanların) “basit” yöneticilerinin hoşuna gidecek şeyler değildi; Kung’un ideali mükemmel bir hayat sistemiydi, halbuki onların tek derdi (haksızda olsa) zenginliklerini arttırmaktı.

Üstat Kung’un günleri saygı ve hürmet görerek ama hiç bir şey yapmadan geçiyordu. Ama zaman da geçiyordu ve artık günlerinin sayılı olduğunu hissetmeye başlamıştı. Sonunda ilerki kuşaklara ulaşabilme ve dolayısıyla anlaşılabilme kaygısı ile eserlerini yani bildiklerini yazmaya başladı. Çeu kültürünü çok iyi bildiğinden bu çalışmaları sayesinde onun koruyucusu oldu. Ayrıca şansıda yaver gitmişti, zira saygınlığından ötürü sarayın gizli arşivini inceleyebiliyordu ve o arşivlerde ilgisini çekecek bir çok şey öğrenebiliyordu. bazı kaynaklara göre, Üstat Kung bu arşivlerdeki kaynakları düzenlemiş (yani bir nevi editörlük yapmış), kimisine göre de arşivi inceliyip düzenledikten sonra kendi bilgi ve tecrübesinden katkılar (mesela İlk bahar ve güz kitabı) yapmıştır. Hangisini bizzat kendi yazdı hangisinin sadece düzenledi tam emin olamayız ama onun “elinden” kesinlike geçen kitaplar;

  • Yi (Değişmeler Kitabı),
  • Şe (Şiirler Kitabı),
  • Şu (Tarih Kitabı),
  • Li (Töre Kitabı),
  • Yo (Musiki Kitabı),
  • ve son olarak İlkBahar ve Güz kitabı adını taşıyan ve MÖ 722 ile Kung’un öldüğü yıl olan 479 arasında Lu devletinde olan bitenleri anlatan Kitaptır.

Kung’un üzerinde en çok durduğu Değişmeler Kitabı idi. Eğer 50 yıl daha yaşayabilseydi, bu kitabı anlayabileceğini söylerdi. Bu kitabı o kadar çok okumuştu ki, Kitabın sayfalarını tutan cildi bir çok kere yenilemek gerekmişti. Bu kitap gerçekten de çok enigmatikti ama “Değişmelerin sırrını bilen Tanrıların işini de anlayabilirdi”. Çünkü evrenin özelliği değişmesidir; Hedefine erişen değişir, başarı yenilgi olur, en yüksek gelişme soysuzlaşma olur. Değişmeler kitabında bu nedenle yazar ki “Eğer sen hep aynı düşünceler etrafında dolanıp durursan, seni anlayacak ve peşinden gidecek az kimse bulabilirsin”. Üstat Kung ömrünün son zamanlarında, bu arşivdeki bilgileri hayatı boyunca edindiği tecrübeyle birleştirerek felsefesini nihai seviyesine ulaştırdığı söylenebilir.

Peki neydi onun felsefesi tam olarak ? …. Goethe “Ne isen o ol !” der.  Kung’un felsefesi ise “İnsan ne ise o ol !” dur. Ama insan nedir ?

Kung’un felsefesinin ana fikri; insanın insan olması yani dürüst, doğru, akıllı, zeki, erdemli ve en kilit özellik olarak da “törelere” uygun davranmasıdır. İdealde, tüm bunları kendi saf bilinçli şuuruyla hiç bir harici zorlama ve yapmacık olmadan, olabildiğince doğal ama kontrollü bir şekilde uygulamalıdır. Aslında bu öyle şuur halidir ki devamlı bir gerginlik durumudur ve büyük bir ruh gücü ister ! Bunu başaran kişi gerçekten cun dse (seçkin, bilge, soylu) olmuş demektir. Kung’un ütopyasında, belirttiği bu tekamül sonucu oluşan soylu kişiler, idare ediciler (yöneten) sınıfı oluşturacak, ve “aşağıları” (yani Kung’un kriterlerince tekamül edememiş veya cahil, eğitimsiz halkı) yönetecektir. Aslında bir bakıma, Kung’un felsefesinin hedefi direk yönetici sınıfıdır; zira yönetici sınıf yeterince bilge olursa, zaten geri kalan sınıflar ona uymak durumunda kalacak, ve ideal bir toplum düzenine yaklaşılabilecektir. (Bir anlamda felsefik Şah Mat ! Şahı eğit, tüm taşlara hükmet)

O zaman Bir seçkin’i seçkin yapacak kriterlere tekrar bir göz atalım. Dürüstlük, doğruluk, akıl ve zeka demiştik ve zaten bunlar kendi kendilerini açıkça tanımlıyor. Geri kalan erdem ve törelere uygun davranmak oldukça iç içe geçen kriterlerdir aslında. Ama öncelikle belirmek gerekir ki, Kung’un felsefesinde Töreden kasıt sadece ezbere ve çetrefilli bir dini ayin uygulamaları ve saray teşrifatından oluşmamaktadır. Elbette bu uygulamalar Çin Töre geleneğinin “kabuğu” gibidir ama esas olan o kabuğun içindeki öz, yani erdem anlayışıdır. Eğer bu uygulamalarda ki esas özü kaçırırsak, geriye gülünç bir kabuk kalacak ve tüm bu şatafatlı töreler sanki bir safsata gibi görünecektir. O nedenle Töre içinde mutlaka uygulanması gereken o yüksek erdemi kaçırmamak gerekir. Bu erdem; kendine ve başkalarına karşı sadıklık, başkalarını düşünürlük, insanlık, yol erkan biliş, açık yüreklilik, bilgelik, doğruluktur, ve gene en kilit nokta olarakdan Ölçü ve Ortayı tutturabilmektir.

Tüm bu kriterlerin hepsine birden, özellikle Ölçü ve ortayı tutturmak, elbette çok zordur. Mesela kimisi töre bildiğini etrafa segileyecem diye, teşrifatı aşırı derece abartabilir, veya senelerin bıkkınlığından bunları savsaklayabilir. Ve yahut bildiğini sandığı şeyi aslında bilmiyordur, yada komple yanlış anlıyordur ve o nedenle uygulamada yol bulamıyordur, yada kapasitesi yetmediğinden kavramları gerektiği gibi anlayıp uygulayamıyordur. Gene bu durumu en açık Üstat Kung tespit eder ; “Yoldan neden gidilmediğini biliyorum: Akıllılar onun üzerinden aşar, budalalar ise ona erişemezler”.  Burda “akıllıdan” kasıt, yeteneğini (yani yüksek zekasını) sadece kendi kısa-vade dünyevi çıkarına kullananlardır. Bu tür insanlar kendi yordamlarıyla tutturdukları yolda kısa zamanda çok kazanç elde ettiklerini görüp, kendilerini akıllı ve doğru yolu bulmuş zannederler, ve Kung’un tanımladığı tarzda bir seçkin yolunu hem çileli hemde kazançsız (aslında kazançlı ama meyveleri uzun seneler sonra alınır) diye tercih etmezler.  Budalalar ise zaten neyin ne olduğunu anlayamazlar. Bu bakımdan çok zeki olmakla çok aptal olmak arasında bir fark yoktur; farklı sebeplerle de olsa ikisininde sonu aynıdır (Hatta akıllı olduğunu düşünmek, daha büyük bir lanettir, çünkü “akıllılar” (aslında akıllı olduğunu sananlar, yarı aydınlar, muhafazakar ve, veya sabit fikirliler) özeleştiri yapamazlar ve bu sebeple gerçekten tekamül edemeyip hep yerlerinde sayarlar). Gene Kung’un dediği gibi “En yüce olan, Ölçü ve Ortadır, ama orada uzun zaman kalabilen insan azdır !”.

Üstat Kung aslında felsefesinde, bir tür karakter geliştirme formülünü tanımlıyor gibidir. Bu formülü uygulamak ise geçekten büyük bir ruh gücü ve irade gerektirir. Bunu sanki bodybuilding çalışmaya benzetebiliriz; vücut geliştirirken aylar süren sıkı egzersizlerden sonra sıska çelimsiz (yada yağ içinde şişko) bedenimiz kaslı ama estetik bir yunan heykeli haline geleceğini biliriz, ama çeşitli neden ve bahanelerden ötürü çoğu kişi bu sıkı egzesizleri düzenli olarak yapmaz ve estetik kriterlerinin çok dışında bedenlere sahip oluruz. Benzer şekilde karakterimizide geliştirip “bayağı” bir kişiden “Seçkin” bir kişi olabiliriz. Ve zaten bir çok insan iyi ve kötünün ne olduğunu öyle yada böyle bilir ama bunu uygulamak ve hep bu “seçkin” seviyede kalabilmek için (sanki estetik bedenimizi sürekli yapılı tutup sarkmasını önlemek için disiplinli bir egzersiz programını aksatmadan uygulamak gibi), hiç aksatmadan bilinç, irade ve farkındalık düzeyimizi yüksek tutmamız gerekecektir. İşte o nedenle seçkin olmak sorun değildir, aslolan seçkin kalabilmektir. Kısacası çalışmadan hiç bir şey olmuyor işte; buda bir bakıma Uzak Doğu felsefesinin bel kemiğidir. Zaten Üstad Kung Fu Dsi’nin isminin çalışma ile kazanılan meziyet terimine verilmesine şaşamamak gerek.

İlerde özdeyişlerinde de göreceğimiz gibi, Kung’un seçkin kişisi olmak, açıktır ki, neredeyse her çağ koşulunda hiç de kolay değildir. Ve olaki bir azınlık bu tanımda bir seçkin, bilge kişi olasa bile, zamanının “sözde akıllıları” tarafından bir kenara süpürülecek ve topluma gerektiği gibi faydalı olamayacaklardır. Zaten Kung’un zamanında da en çok bu “akıllılar” önünde engel olmuş, ve Üstat da bu kişilerin  “bayağı” davranışları hakkında her çağ için oldukça yerinde sayılabilecek tespitlerde bulunmuştur (bu tespitleri ilerki yazımda paylaşacağım). Üstat Kung için kısa vadede emek harcamadan, kurnazlıkla, zenginliğini artırmaya çalışanlar hiç de öyle sanıldığı gibi örnek alınacak kişiler değillerdi; tam tersine onlardan kaçınılmalıdır, çünkü bu kişiler açgözlü, bencil, terbiyesiz ve içten pazarlıklı olma eğilimindedir, “töreye” uymazlar ve türlü uğursuzluk bunlardan kaynaklanır. Üstadın düşüncelerinden, “kolay” para kazanmanın insan ruhunu oldukça yozlaştırdığı tespiti çıkartılabilir. Kungçular (yada Kongüşyusçular) işte bu nedenle ticareti (ve maddi zenginlik arttırma odaklı her faaliyeti) hep aşağı görmüştür. Saygı gören insan faaliyetleri arasında en üstte emek gerektiren işler gelirdi; Tarım ve zanaat. Ticaret ise en alt seviyedeydi onlara göre. İşte bu çarpıcı düşünceleri nedeniyle, Kung’un kısa özgeçmişinde gördüğümüz gibi, kendisi hayatının çoğunu sürülerek ve inzivada geçirmiştir. Çünkü çoğu kişi için kolay para kazanmak, bilge olmaktan daha cazipti, ve ne yazık ki onlar her yerdeydi, hemde her çağda ! Üstat Kung bu sebeple hayatının büyük kısmını inzivada ve çileli geçirmiştir.

Kung’un, Hayatını bu şekilde çileli geçirmesine sebep olan ve mevcut ideracilerin işine gelmeyen devlet sistemi ise çok özetle şu şekildeydi; Bir kere idareciler hükümdar değil, aslında halka hizmet eden görevlilerdir. Halktan yorgunluk ve emek isteyenler, önce kendileri yorgunluk ve emek sarf etmelilerdi. Bu da, idareci (yani seçkin) sınıfın kendisini çok iyi eğitip, halkın tüm ihtiyaçlarına hizmet edebilecek bilgi tecrübe ve donanımı büyük bir titizlik, doğruluk ve adaletle uygulaması şeklinde olabilir. Her ne kadar Kung, kendi ütopyasını “Yöneticiler” ve “Yönetilenler” gibi ikiye ayırsada, herhangi bir sınıfın aslında diğerine bir üstünlük taslaması söz konusu değildir (ki zaten Kung’un tanımına göre bir “Seçkin”in mütevazi olması gerekir). Çünkü ülkeye gerektiği gibi huzur ve refahı sağlamak için her 2 sınıfında kendi görevlerini layığıyla yapması gerekmektedir. “Yönetilenler” (Yani halk, çiftçi, işçi sınıfı …vb ) ülkenin kaynaklarına katkı ve hammadde sağlarken, “Yöneticiler” (Yani idareci olacak seçkin ve bilge kişiler) ülkeye kaynak sağlayan halkın refahı ve huzuru için gereken sistemin gerektiği gibi işlemesinden sorumludur. Eğer herkes görevlerini layığıyla yapıp törelere (yukarda anlatıldığı gibi) uyarsa ülke refah ve yükselişe geçer. Ama aksi taktirde ise karmaşıklık ve düzensizlik bir lanet gibi sistemi sarar. (Benzişen bir sistem, Thomas Hobbes‘un 1651’de yayınladığı ve Halkla Devlet arasında sosyal anlaşmayı anlatan Leviathan isimli kitabında da vardır.)

Son olarak, Kung’a göre Devlet gücünü ve sağlamlığını 3 şey sağlardı; Halkın yiyeceğini sağlamak, Güçlü bir ordu ve Halkın devlete olan güveni. Eğer  bu 3 şeyin hepsini yerine getirmek mümkün değilse icabında halkın yemeği ve güçlü bir ordudan vazgeçilebilir ama halkın güveninden asla; çünkü güveni kaybetmek bir devlet için ölüm demektir. Kung’a göre güvensizlik ve huzursuzluk, fakir ve güçsüz olmaktan bile kötü bir şeydir. …… Şimdi belki parçalar yerine oturuyordur; neden yüksek medeniyet ve teknolojiye sahip ülkeler kamu oyuna önem verirken, geri kalmış ülkeler tam tersi kamuyu eziyor ? aslında cevabı, sorunun içinde ! … yada mesela hatırlayın; 1939’da İngiltere, Keep Calm and Carry On motivasyon posterlerini boşuna bastırmamış işte. Hepsi halkın güvenini ve umudunu yüksek tutmak için. Çünkü bunlar kaybolursa herşey biter !

Üstat Kung, MÖ 479 yılında 73 yaşında vefat etti. Baş şehrin kuzeyine, Sse ırmağının kenarına gömüldü (mezarı şimdi Kung-Li köyünde, bin yıllık ağaçlardan bir koru içindedir). Belki kendi zamanında gerektiği gibi anlaşılıp önemsenmedi ama öğrencilerine miras bıraktığı öğretisi sayesinde zamanı yenip ölümsüz olabildi. Sonunda MÖ 194’de Han İmparatorluk sülalesi kurucusu mezarına gelerek onun karşısında eğildi. Böylece onun kutsallığı resmen tanındı. Ondan sonra 2000 yıldan fazla zamanda her Çin imparatoru bu geleneğe uydu.

Her klasik dahi gibi Üstat Kung’a, geçde olsa layık olduğu değere ulaşmış oldu. Artık o insanlık tarihine damga vurmuş değerli filozoflar arasında yerini alarak, hala kendisini gerçek anlamda anlayabilecek potansiyel öğrencileri için öğretmenlik yapmayı sürdürmekte, elbette kitapları vasıtasıyla ! Üstad Kung’la ilgili bundan sonraki yazımda, onun çeşitli özdeyiş (Üstat dedi ki ‘ler) ve öğrencileriyle diyaloglarına yer ayıracağım.  Zira Üstat der ki;

“… Seçkin sağlamlaşmak istediği için başkalarını sağlamlaştırır, kendisini aydınlatmak istediği için başkalarını aydınlatır. Başkalarına bakarak kendi hakkında hüküm vermeyi bilebilmek, işte bu seçkin’in yolu sayılabilir …”

Umarım şu ana kadar ki notlarımdan yararlanabilmişsinizdir. ^_^

Kaynaklar;

  • Konfuçyus, derleyen; Hayrullah Örs, 1964.
  • Précis d’Histoire de la Philosophie Chinois, Prof. Fong Yeou-Lan.
  • Histoire de Chine, Prof. W. Eberhard.
  • Konfuzius in Selbszeugnissen und Bilddokumenten, Pierre Do-Dinh.
  • Kungfutse, Geschprache, Lun Yü, Richard Wilhelm.
  • Kungfutse, Schulgesprache, Gia-Yü, Richard Wilhelm.
  • Das Buch der Sitte, Li Gi, Richard Wilhelm.
  • Les Trois Religions de la Chine, Prof. W.E. Soothil.

.

.

.

.

.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s