Aydın Olmak

* for English …

* Julien Benda‘nın Aydınların İhaneti kitabının tartışmasıdır.

Çağımızda ki “Aydın” ile eski zamanlardaki “Aydın” kavramı ve yükümlülüklerinde dramatik değişimler oldu bu son 100 yıllarda. Eski zamanlarda “Aydın” denilen kişi eğitim görmüş, alanında uzman ama toplumsal konulara duyarlı, idealist bir insandı. Sadece uzmanlaşacağı konulardaki eğitimle yetinip, zamanın otoritelerinin eğitimli bir kulu olmaktan ötesine geçen, kendi aydınlanmışlığı (farkındalığını)  ile çevresine de aydınlatmaya çalışan, mutlak barışın ancak ve ancak toplumda ki her bireyin gerçek anlamda aydınlanması ile olabileceğine inanan ve bunun için çalışan, hatta refahını, huzurunu ve hayatını bile feda edebilen kişilerdi. Eski zamanlarda eğitim olanakları her insanın karşılayabileceği bir şey değildi; kitabı, öğretmeni ve diğer malzemeleri ile çok pahalıydı eğitim. Sadece zenginler (soylular, burjuva) eğitim olanaklarından yararlanabiliyordu. Okuma yazma ve yüksek öğrenim oranı düşüktü. Alt sınıftakilerin kendilerini eğitip sınıf atlama şansı neredeyse bir mucizeydi. Tüm bu zorluklar içinde eğitim olanağı bulmuş olabilen kişiler (Soylu yada Burjuvada olsa), kendilerini kişisel yada toplumsal ideallere kolaylıkla adama lüksüne sahip olabiliyordu. Bunun nedeni o zamanlar, Aydın (yani eğitimli) insanın çok nadir olması ve onların bu aşırı evrensel (bazılarınca hayalci) heveslerine iltimas geçilebilmesiydi. Çünkü o zamanlar kimse, zaten çok nadir bulunan uzman ve eğitimli insanlar kolayca harcamak istemiyordu. Eğitimli kişiler genellikle zengin ailelerde bolluk içinde büyüdükleri için, doğuştan maddiyata bir göz tokluğu ama maneviyata olan bir ilgi ve merak vardı. Vakit ve akıllarını daha çok para kazanmak için değil, daha evrensel ve ideal düşünceler için kullanıyorlardı (Elbette arada gözü maddiyata doymayan istisnalarda vardı ama zaten onlara aydın denmiyordu). O nedenle eskiden, “Aydınlar” zihinsel bakımdan görece daha özgür ve bireysel takılabiliyorlardı.

Ama son yüzyıllarda, coğrafi keşifler, sanayii devrimi, hızla gelişen teknoloji ve dünyanın giderek küreselleşip küçülmesi ve ideolojik bazı gelişimlerle birlikte, “Aydın” kavramı ve temsil ettiği şeylerde kökten bir değişiklik oldu. Artık “Aydın” bildiğimiz aydından çok başka bir şey oldu.

Çağımızda siyasi ihtirasların, diğer ihtiraslara kıyasla şimdiye dek görülmemiş bir üstünlük kazandığını yazar Julien Benda, Aydınların İhaneti (1927) adlı kitabında. Kitabı 1927 yılında yazmış olmasına rağmen, “Aydınlar” ile ilgili anlattıklarının özü hala güncelliğini korumaktadır. Son yüzyılda, siyasi ihtiraslar artık kendilerinin daha da bilincindedirler, hatta daha önce erişemedikleri ahlaki bölgelere uzanıp insanların kalplerini fethetmişlerdir, böylelikle daha önce kazanmadıkları mistik ve kutsal bir nitelik kazanmışlardı . Hepsi de eylemlerinin bilim adına yüce bir değer taşıdığını ve tarihsel bir zorunluluğun parçası olduğunu iddia etmelerini sağlayan bir ideoloji aygıtıyla donatılmışlardır. Günümüzde siyasi ihtiraslar her bakımdan bir olgunluk noktasına ulaşmışlardır.  İçinde bulunduğumuz çağ özünde bir siyaset çağıdır ve bu uzun bir süre sürecek gibidir.

Julien Benda’ya göre, temelde ihtiraslar 2 temel arzuya indirgenebilir; maddi arzular (toprak, refah, siyasi güç … vb), ve bir grup insanın kendilerini diğer insanlardan farklı (hatta üstün) hissetme arzusu. Yani ihtiraslar, çıkar sağlama ve haysiyeti arttırma biçiminde 2 temel arzuya indirgenebilir. Bu ikisini birden sağlayabilen ihtiraslar günümüzde en arzulanan şeylerdir. Mesela vatansever hem vatanı için maddi avantaj sağlamak ister hem de kendi milletini başkalarınkinden farklı, ve hatta üstün kılmak ister. O nedenle Avrupa da sömürgecilik (ve çok daha eskilerde fetihler) bu denli hırslı ve ihtiraslı ilerlemiştir, çünkü sömürgecilik hem maddi avantaj hem de kedilerini sömürülen ülkelerdeki milletlerden üstün görmelerini sağlıyordu. O nedenle siyasi ihtiraslar öncelikle bu 2 arzuyu (çıkar ve saygınlık) kendilerinde birleştirdiklerinde pratik, yararlı görülüyor ve hep kazanan konumda oluyorlardı. Sadece tek bir arzuyu (çıkar yada saygınlık) sağlayabilen akımlar (sosyalizm gibi) küçümseniyor yada değer verilmiyordu.

Tarih boyunca insanların bu “gerekçiliğini” çevreye verdikleri yıkım ve acıdan ötürü frenleme işlevinde olan Aydınlar olmuştur. Belki katliamları, acıları engelleyememişlerdir ama hiç değilse, bu “eğitimsiz insanların” (yöneticiler, diktatörler, krallar …vb) faaliyetlerini sürdürürken kendilerini büyük insanlarmış gibi göstermelerine engel olmuşlardır. Ama artık günümüzde bazı “Aydınlar” bu gerçekçiliğin frenleyicisi değil, uyarıcısı görevini üstlenmeye heveslidirler. Günümüzde bazı “Aydın” denilen eğitimli insanlar bile siyasi ihtirasları benimser, faaliyet alanlarına katar ve hatta oyuna katılırlar. Siyasi ihtiraslardan neredeyse bir din yaratırlar ve o 2 temel arzuyu kutsarlar.

Peki ne olmuştur bu “Aydınlara” ? onca zaman acımasız ve toplumsallığa kör olan otoritelerin karşısında dururken, neden birden onun “eğitimli” kulu olmuştur yada öyle olmayı seçmiştir. Elbette bunun son yüzyıllarda hızla değişen toplumsal ve siyasi düzen, ek olarak hızlı nüfus artışı ile ilgisi vardır. Artık çağımızda “eğitimli” olmak eskiden olduğu kadar zor ve ulaşılmaz değildir. Elbette gene belli bir maddi külfeti vardır ama bu eski çağlarda karşılaştırılmayacak derecededir. Çağımızda, eski çağlara kıyasla, insanlar hangi sınıftan olursa olsun kolaylıkla ilk, orta ve lise eğitimi almakta, ve artık okuma yazma bilemeyenler azınlık durumundadır. Okuma yazma oranı görece çok yüksek olması yanında, artık yüksek öğretim görmüş kişi sayısı eski zamanlara kıyasla çok çok fazladır. Üstelik teknolojinin gelişimi ve internetin yaygınlaşması gibi şeylerle, hemen her konuda, herhangi bir uzmanlık alanında bilgi paylaşımı oldukça kolaydır. Bilginin ve eğitimin insanlar arasında bu kadar yaygınlaşmasıyla, “Aydın (yada eğitimli)” kavramının anlamı ve ödevlerinin değişikliğe uğraması kaçınılmaz olmuştur.

İşte şimdi, insanlar (görece) kolayca eğitim görüp, Aydın yani eğitimli olabiliyorlar ama eski çağlardaki “Aydınlar” gibi idealist olamıyorlar nedense. Tarih boyunca aydınlar, yani eğitim görmüşler, hep idealist, devrimci, başkaların yıkım ve acılarından çıkar sağlayanların, yani siyasi ihtirasların karşısında olmuşken, şimdiki eğitimliler tam tersine tepedekilerin aşağıya dayattığı sisteme uyum içinde olmayı, çıkarları ve rahatları için tercihe etmeye başladılar. Bunun sebeplerinden biri elbette maddi kaynaklıdır, diğeri ise kendilerini güçlü bir topluluğa katıp saygınlık arttırma hevesidir. Eğitilmiş insanların büyük kısmı orta ve alt sınıflardan oluşmaktadır (yani hem maddi anlamda görece yoksun hem de toplum genelinden aşağı görülen sınıftadırlar) ve aldıkları eğitim fırsatını kendilerini daha üst refaha ve sınıfa taşıyabilecek şekilde kullanmayı tercih ederler. Yani daha önce belirtildiği gibi o 2 temel arzunun (maddi çıkar ve saygınlık kazanma) peşindedirler. Zaman ve akıllarını bunun için harcarlar. Elbette arada istisnalar vardır ama artan nüfus yüzünden samanlıkta iğne gibidirler. Çok fazla eğitimli insanın olması, “Aydınların” gerçek anlamda özgürleşmesine engel teşkil eder. Çünkü fazla nüfus rekabet demektir, ve özellikle maddi ihtiyaçlara (yemek, barınma, sağlık gibi temel ihtiyaçlar dışında entelektüel ihtiyaçlar için de para gerekmektedir) bağımlı “Aydın- eğitimli” insan için ideallerine bağlı olmak büyük bir lüks demektir ve bunun için büyük bir fedakarlık yapması gerekir. Elbette bu fedakarlığı ve özveriyi herkes yapamaz ve “Aydınların” çok büyük bir çoğunluğu sitemin eğitimli kölesi olup kendilerini daha yüksek elit bir sınıfa dahil edip refah içinde yaşama derdinde düşerler, ve tüm birikim ve kapasitelerini bunun için harcarlar.


Çağımızda bu eğitimli sistem kölelerine, sırf eğitimli oldukları, bir konuda uzman oldukları için “Aydın” denmeye devam edilmiş. Ama eski Aydınları, Aydın yapan sırf aldıkları eğitim ve uzmanlaştıkları alanlar da bilgili olmaları değildi. Onlar aldıkları bilgi ve uzmanlık eğitimi yanı sıra, kendilerini de kişisel ve evrensel olarak geliştiriyorlar; toplumun ve insanlığın uzun vade yararı için düşünüyor ve çalışıyorlardı. Eskiden insan evrenle uyumlu, onunla bir bütün olduğu sürece kutsalken, şimdi evrene karşıt ve ona hakim olduğu sürece kutsallaşıyor.  Maddiyata ve pratikliğe olan sevgi övülürken, maneviyata evrenselliğe olan sevgi küçümseniyor. Genel anlamda bir güce tapma var, o gücün ne olduğunu sorgulamadan, direk o gücün yanında olup ondan nemalanma çabası var.  Bir şeyden kısa vade çıkar sağlayamadığın sürece uğraşılan herşey yararsız boş bir çaba onlar için. Sözüm ona eğitimliler ama “Aydın” değiller, çünkü aydınlatamıyorlar, sadece bala üşüşen sinekler gibi, güce ve servete üşüşüyorlar, sadece o sırada gücü elinde tutanlar için yaşıyorlar. Bu anlayışla evrensel barış ve huzurun sağlanması bir kenara, savaşsız, çatışmasız, yıkımsız ve acısız geçen tek bir gün bile imkansız olur.

Çoğu düşünürün yani gerçek “Aydının” anlaştığı bir şey var; Mutlak barış sadece insan ahlakının iyileştirilmesi ile ve mutlak bir ahlak anlayışının farkına varılması ile mümkündür. Peki Mutlak ahlak nedir ? çoğu kişi mutlak ahlak diye bir şey olmadığını, herkesin yaşadığı kültüre ve topluma göre bir ahlak anlayışı edindiğini söylerler. Ama mutlak ahlak anlayışı kesinlikle vardır. Burada bahsettiğimiz, yerel görgü kuralları ve bakış açıları değildir, mesela; kadınların araba kullanması bazı toplumlarda ahlaksızlık sayılıyor, gibi şeyler değil, ve elbette böyle bir şey mutlak ahlak anlayışı bile değildir. Mutlak ahlak anlayışından kasıt, en özetle; kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapmamak, anlayış, halden anlayabilen, kimseyi acıtmadan yaşamayı özgürce sürdürebilecek erdemde olabilmektir. Bunun için çağlar boyunca gerçek Aydınlar toplumun ve toplumu oluşturan tek tek bireylerin rahat ve huzurları için, onların aydınlanmaları ve bu “mutlak ahlak” anlayışını kavramaları için çalıştılar, bu uğurda yüksek fedakarlıkları göze aldılar ve hala alıyor ve alacaklar. Sözde “Aydınlar” ise siyasi ve kişisel ihtirasları peşinden koştururken, çevrelerine acı, yıkım ve savaşlardan başka bir şey sağlamayacaklardır.

Bu nedenle her eğitimli insan, zaman ayırıp, ne yaptığını ve kim olduğunu dikkatlice düşünmesi gerekir. Elbette herkesten, Aydınlık vazifesi gereği ve insanlığın iyiliği için çarmığa gerilmesini, hayatını riske atmasını beklemiyoruz. Ama en azında sistemin kör çarklarından biri olup, belli bir “elit” kesime yamanmak için ezilenleri daha da ezmeyip, olayların bilinci içinde olması, uzun vadede çok daha “hayırlıdır”. Sonuçta insanı hayvandan ayıran şeylerden biri zaman algısına sahip olmasıdır. Hayvanlar gibi anı yaşayıp, anlık hisler ve çıkarlar için değil, torunlarımıza daha iyi bir gelecek yaratmak için çalışmalıyız.  Bu şekilde gerçek anlamda “Aydın” olunabilir. Ve ancak toplumun her elemanının mutlak ahlak anlayışını benimsediği bir dünya barış ve huzur söz konusu olabilir.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s