Tutkular, Çıkarlar, Niyetler

* Bu yazı, Albert O. Hirschman‘ın Tutkular ve Çıkarlar isimli kitanının özeti ve tartışmasıdır.

Talihimiz varmış ki tutkular insanları kötü olmaya itebilecekken, kötü olmamak onların çıkarınadır.

Montesquieu, Kanunların Ruhu

Düşünce aslında çok basit; bir özelliğinizden dolayı (ten renginiz, inancınız… gibi) büyük bir tutku ile nefret eden gözü dönmüş fanatiklerce kovalanmakta olduğunuzu düşünün. Tam yakalanmak üzere iken etrafa bir tomar para saçıyorsunuz ve hepsi de paraları toplamak için bir önceki tutkuyla yaptıkları şeyi bırakıyorlar. Kaçarken, serserilerin böyle maddi çıkar anlayışına sahip oldukları için kendinizi şanslı hissedebilirsiniz. Ama bir bilim adamı bunun yalnızca servet edinme yönündeki görece zararsız çıkarın vahşi tutkuyu bastırmasının bir örneği olduğunu söyleyecektir.

* Zararlı tutkulara bir örnek

Birçok düşünür, “despotluğun akılsızlığına” karşı (özellikle maddi) “çıkarların” avantajını övmektedir. Onlar göre; kötü tutkuların günümüz dünyasındaki korkunç etkilerini düşündüğümüzde, kapitalizm ve sahip olma içgüdüsü insanları yıkıcı davranışlardan uzaklaştıracak biçimde kullanılabileceğini savlarlar. Teoride, ticaret ruhunu fetih ruhundan üstün tutarlar, çünkü fetihten gelecek kazanç  kesin olamamakla birlikte, zararı çok fazladır, toplumsal huzura ve bir çok cana mal olur. Ama ticaret ruhunda en az fetihler kadar kazanç elde edilmekle birlikte, uluslararasında bağımlılık artar ve barış korunur. Yalnız bu gibi bir teorinin gerçek hayatta sınanması oldukça karmaşıktır, sonuçta hayattaki ampirik bağlantılar çok karmaşıktır ve koşullara bağlı özelliklerin daha yakından incelenmesi gerekmektedir.

Peki, tarih boyunca şan ve askeri kahramanlıklar övülüp baş tacı edilirken; Ticaret, bankacılık ve buna benzer para kazanmaya yönelik uğraşlar, yüzyıllarca doymak bilmezlik, açgözlülükle ilişkilendirilerek aşağılandıktan ve lanetlendikten sonra nasıl oldu da modern çağın bir noktasında “namuslu” uğraş durumuna geldiler?

Böyle olmasının sebeplerinden biri, ahlak ve siyaset üzerine konuşan düşünürlerin büyük oranda kurgusal durumlardan söz ettikleri ve gerçek dünyada hükümdarın işine yarayabilecek sonuçlar koymadıklarıydı. O nedenle insanları oldukları gibi, yasaları ise olabilecekleri gibi ele alarak meşru ve güvenilir bir yönetim biçimi mümkün olup olamayacağının arayışına gidildi. İnsanları gerçekte oldukları gibi ele alma konusunda ki ısrarın sebebi, Rönesans da kendini gösteren, 17. yy yaygınlaşan düşünceye göre; insanın zararlı tutkularını dizginleme konusunda artık ahlakçı felsefe yada dinsel duygulara güvenilemeyeceğiydi. Bunun nedeni çağlar boyunca gözlemlendiği üzere, ahlakçılık yada din baskısı ne kadar sert olursa olsun, tutkusunun esiri olanların bir yolunu bulup gizli kapaklı olarak yada din-ahlak kurallarını çarpıtarak zararlı tutkusunu devam ettirdiğiydi. Mesela dinsel kurallar gereği zinanın şiddetle yasaklandığı yerlerde, insanlar bir günlük yada haftalık evlilikler yaparak ihtiyaçlarını gidermesi, din kurallarının nasıl çarpıtıldığına basit bir örnektir. Benzer çarpıtmalar hemen her konuda, duruma göre dini kuralların esnetilip kısa vade avantaj sağlanarak yapılmaktadır.

O nedenle dinsel buyruklara bel bağlamayan, zararlı tutkuların ehlili için 3 değişik görüş öne sürülür;

İlki, basitçe güç ve baskı kullanımına başvurmaktır. Bu şekilde zararlı tutkular baskıcı gücün etkisinde elemine olabilir. Ama buradaki handikap, hükümdarın aşırı yumuşak, zorba yada keyfi davranışlarının zararlı tutkulardan daha büyük felaketlere yol açmasıdır. Ayrıca sorunların baskıyla bastırılması, onları çözmek değil göz ardı etmek demektir ve bu da sorunun daha da derinleşmesine yarar.

İkincisi, tutkuların güçle bastırılması yerine yönlendirilip toplum faydası için kullanılmasıdır. Buradaki mantık eğer tutkular toplumun geneline (yada seçilmiş belli elit kesimine) yarar sağlıyorsa bastırılması için bir sebep yoktur, hatta tutkular toplumun ve devletin yararı için olabildiğince serbesttir. Elbette, bu tutkuların çalışma yöntemleri sorgulanmadan direk sonuca göre yargılanan bir görüş sergileniyordu. Aslında bu görüşteki tutkular açgözlülük, mal mülk edinme yada lüks düşkünlüğü gibi tutkular olup, bunların bastırılmak yerine körüklenmesi toplumun belli kesiminin (daha çok yönetimle ilişki olan üst tabaka ile) refahını arttıran bir şey olur, ama bu tutkuların beslenmesi sırasında ki kendilerini dokunmayan zararlar (aşırı zenginlikle birlikte aşırı yoksulluğun artması gibi) için kendilerini bağlamazlar. Ve ayrıca yarar getirmeyen yada yönlendirilmesi lüks düşkünlüğü kadar kolay olmayan, kısacası ekonomik olmayan diğer tutkular için bir açıklama yapılmamaktadır.

Üçüncü görüş ise, ateşe ateşle karşılık vermekti, yani görece daha zararsız bir tutkuyu kullanarak zararlı tutkuyu dengelemek, hatta böl ve yönet taktiğinde olduğu gibi zayıflatmak ve evcilleştirmek. Bu görüşün ana fikri; bir duygu daha güçlü bir karşı duygu dışında herhangi bir güçlü dizginlenemez yada ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle tutkular, tutkular karşısına konup, birbirine karşı ağırlık vazifesi görür. Kısacası, yararlı tutkular yönlendirip, zararlı olanları etkisizleştirmede kullanmak esas alınıyor.

Bir örnek verirsek; Makam sahibi biri eğer açgözlü ise ve sonunda makamının meyvelerinden vazgeçmesi gerekiyorsa, bu tip insanlar fırsatları varken olabildiğince durumlarından avantaj çıkarmaya çalışırlar. Makamlarını kullanarak kişisel çıkarları arttırmak için ellerinden geleni yaparlar. Ama eğer aynı kişi, bir gelecek kaygısı ile görevinin getirdiği normal kazançlarla da yetinebilir ve iyi yönetimle makamının süresini uzatabilir. Kısacası makam hırsı açgözlülüğü bastırır. Ama görev süresi katı bir şekilde belliyse, o zaman açgözlülüğü baskın olacaktır. Hangi tutkunun getirisi fazla ise o tutkuya bağlanılacaktır.

Nasıl fiziksel dünya hareket yasalarınca işliyorsa, değerler dünyası da çıkarlar yasalarınca yönetilir. Peki bu çıkarlar yasaları hareket yasaları gibi öngörülebilir mi ? Bu öngörülük özellikle ekonomik çıkarlar alanında, yönetici sınıfın lehine olacaktır. O nedenle tutarlı, yani öngörülmesi kolay, çıkarlar tarafından yönetilen bir dünya görüşüne sıcak bakılıp, tutkulara bağlı davranışlar, dalgalı ve rastlantısal oldukları için tehlikeli ve istenmeyen sayıldı. Çıkarların peşinde koşan insanların inatla odaklanmış ve akılcı (rasyonel) olmaları bekleniyordu, yada öyle oldukları varsayılıyordu. Böylece yönetimi kolaylaştırmak, hareketleri kolayca tahmin edilen bireylerden oluşan bir toplum yaratabilmek için özellikle maddi çıkarlara endekslenmiş bir toplum yaratma çapasına gidildi.

Aslına bakarsak, insanların dalgalı tutkular nedeniyle birbirlerine yaşattıkları yıkımı ve acıları azaltmaya yönelik arayışlar içinde oldukları bir dönemde (savaşlar dönemi, 1. ve 2. Dünya Savaşları), ticari ve ekonomik uğraşlara daha iyi bir gözle bakılması bu uğraşların saygınlığından değildi. Sebep, felaket sonuçlar doğuran ihtişamdan sıyrılma isteği ve hoş görünün devam ettirilmesiydi. Bir bakıma, kapitalizm bu zaferini, tıpkı bir çok modern tiranın zaferinde olduğu gibi, insanların onu ciddiye almamalarına yada büyük edinimler ve planlar gerçekleştirebileceğine inanmamalarına borçludur. Kısacası başlarda masum barışçıl ve ciddiye alınmayan bir aktivite olarak başlayan kapitalizm hareketinin, aslından en az kendisinden önceki despotik yönetimler kadar yıkım ve acı yaşatabilecek olması öngörülememişti. Güce sahip olan herkes o gücü kötüye kullanma eğilimindedir, bu ister kapitalizm sisteminde yada tiranlıkta olsun fark etmez, her yönetim biçiminde geçerlidir. İnsan doğasının bu tarafını gören düşünürler, gücün kötüye kullanımını engelleyebilmek için gücün güç tarafından durdurulmasını önermişlerdir. O nedenle kuvvetler ayrımı esası ortaya atılmıştır. Bu esasa göre temel devlet kuvvetleri yasama, yürütme, yargı olarak ayrılıp birbirlerini denetlerken, ayrıca devlet dışı bazı kuvvetlerde birbirini dengelemek için varlık gösterecektir; mesela ekonomik yada halk gücü gibi. Sonuçta bu güçlerin birbirini dengelemesiyle, gücün kötüye kullanım olasılığı ortadan kalkabilecekti.

Tartışma; yukarıda yazının anafikrine tamamen katılmakla beraber bazı nüanslarında farklı düşüncelerim vardır. Tutkuların yönlendirilmesi yada dengelenmesiyle ilgili düşüncelerin hepsi (ve elbette diğer yönetim teorileri) “bireysel” insan doğasını saymamaktadır. Kör bir sosyoloji ile toplumu oluşturan bireylerin kişiliklerini önemsemeyip, sanki topluma makineye bakar gibi bakılmaktır bu. İnsanı olduğu gibi alma olayı, sadece belli başlı klişe yada çok ses getirmiş münferit davranışların sanki tüm insan türünü karakteristiğiymiş gibi sanma hatasına düşerek yapılmaktadır. Aslında insanı kör ve zararlı tutkularının kölesi sayan ve ona her türü aşağılayıcı nitelik atfedilmesinin sebebi, bu tür insanların kötü nitelikleri ve hırslarından dolayı hep göz önünde olup çok ses çıkarmalarındandır. Ama bu insan türünün antitezi sayılabilecek olan iyi nitelikli, erdemli insanlar, diğer “hırslı insanlar” kadar ses çıkarmadıkları için, sanki hakim insan doğası hep kötü nitelikliymiş gibi görülmesine yol açar. Bu olay şu lafı da hatırlatır biraz; “Namuslular namussuzlar kadar cesur olabilse, dünya bu halde olmadı.”

Pratik hayatta bakıldığında, yönetim pozisyonlarına ve ticaret alanına görece en hırslı, takıntılı, açgözlü, ama görece vasıfsız, kısacası iyi nitelikli olmayanlar talip olurken, görece erdemli, vasıflı, iyi nitelikli insanlar daha huzurlu ve namuslu mesleklere yönelmektedir. Böylelikle yönetim kademeleri giderek yozlaşmakta ve buda yönetimle ilgili herşeyi aynı oranda kötü etkilemektedir. Sorun aslında insan doğasının kötü olması değildir, sorun niyeti kötü olan, hangi ortamda ve hangi tutkuya bağlanırsa bağlansın sonucunda kötülük (acı ve yıkım) çıkaran insanların yönetim ve toplumsal pozisyonlara talip olma eğilimidir. Peki nedir bu kötü niyetli olmak ?

Kötü niyet demek,  kısaca, kendisinin ve/ya kendi toplumunun özgürlüğünü ve çıkarlarını dışındakileri hiçe saymak, önemsememek, kendi kişisel tatmini uğruna eylemlerinin çevresine getireceği yıkımı umursamamaktır. Çoğunlukla kısa vade çıkarlar peşinde değerleri siler atarlar. Ama akıllı olanları uzun vade çıkarlar peşinde olsa bile, empati eksikliğinden ötürü, gene de çevrelerine zarar vermeleri kaçınılmazdır.  Kısacası niyet kötü ise, zaten çıkarı ne olursa olsun yada nasıl yönlendirilmiş, sonuç gene kötü olacaktır. Bundan daha kötüsü, eğer bu kötü niyetli kişiler yönetim kademesinin büyük bir çoğunluğunu elde etmişlerse, makamlarını sürdürmeleri için görevlerini gerektiği şekilde yapmaları bile gerekmeyecektir.

Elbette bu niyet iyileştirmesi sosyolojinin konusu değildir, bireysel gelişimle olacak bir şeydir. O nedenle bir çok sosyolog olası kötü niyetli kişilerin engellenmesi için güçler ayrılığı ilkesini icat ederler. Ama buradaki handikap, kötü niyetli insanların düşünülenden daha hırslı ve zeki olup, bu ayrık güçlerin hepsini ele geçirmeleridir. Belki bir ihtimal onları birbirine düşürme olasılığı olabilir. Ama eğer gerçekten organize ve iş bilirlerse bu olasılıkda geçerli olmayacaktır.

Burada Soru, kötü niyetli kişilerin nasıl olup da sayıca üstün olabilip tüm makamları ele geçirebildikleri olabilir. Eski çağlardan günümüze, toplumsal güç olmanın en kestirme yollarından biri sayıca üstün olmaktı. Mesela ordular çarpışırken sayıca üstün olan ordunun kazanma olasılığı fazladır (ama elbette doğru bir strateji ile sayıca az olan orduda zaferle çıkabilir). Eski çağlarda orduya asker toplama işi güçle yada milliyetçi duygular kullanılarak yapılıyordu. Günümüzde ise bu iş, cahilleştirme, küçüklükten beyin yıkama (eğitim sitemini kullanma), yada medyanın yanlış yada eksik bilgilendirmesi ile yapılabiliyor. Bu şekilde birkaç kilit noktayı (medya yada eğitim kurumları gibi) ele geçiren kötü niyetli kişiler, biraz da organize davranarak yeterli çoğunluğa erişip, tüm makamlara yayılıp, güçler ayrılığını anlamsızlaştırabilirler. Sonunda onların beyni yıkanmış zombi orduları her seçimler de onlara daha da güç katarken,  ordusu olmayan, hatta organize dahi olma gereği görmemiş toplumun aydın ve hırstan uzak, erdemli ve huzurlu yaşamaya arzusundaki bireylerine olur olan.

Sorun aslında tutkuların yada çıkarların nasıl ve nereye yönlendirileceği değil, niyetlerin nasıl iyileştirileceğidir. Bunu çözemeden, yıkımdan ve acıdan uzak bir hayat kurmaya çalışmak boşa kürek çekmektir. Peki ama kuralsız ve tepeden inme yönlendirme yada dayatma olmadan (insanları koyun sürüsü gibi görüp çobanlık etmeden), insanların birbirlerine zarar vermeden ilişki kurmaları, yaşamaları, yani tüm insanların niyetlerinin iyileştirilmesi mümkün müdür ? Yakın gelecekde imkansız olsa bile, en azından uzak bir gelecek de mümkündür. Elbette bu uzak geleceğin günümüze faydası yok, ama unutulmamalı ki, uzak gelecekte olabileceklerin altyapısı geçmişte ve günümüzde şekilleniyor. Kısacası halimize yanıp, düzene teslim olacağımıza, geleceğimizi şekilendirebilmek için kötü tecrübelerden ders çıkarmak, şimdilik en iyisi olacaktır.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s